Friday, June 10, 2011
Friday, April 29, 2011
DOG DAY AFTERNOON
Şu günler yeniden azan Sidney Lumet sevdamla geçen gün ustanın tartışılmaz şaheseri ve Amerikan sinemasının bence altın çağı acımasız 70lerin en önemli filmlerinden biri Dog Day Afternoon'u bir kez daha ziyaret ettim. Banka Soygunu Sineması alt türünü neredeyse kendi başına yaratan ve vizyona girdiği günden beri bin bir taklidinin gerilim, drama ve komedi arasındaki muazzam dengeyi aynı başarıyla tutturamadığı Dog Day Afternoon'u bilmemkaçıncı izleyişimde bu sefer Lumet'in karanlık olduğunu kadar doğal bir yaklaşımla sunduğu insan komedisinin filmin bütününü ne kadar etkilediğinin farkına vardım.
Dog Day Afternoon, çekildiği 1975 yılında nadir olan, fakat şu günler her kendini beğenmiş yönetmenin en kısa yoldan artistik inandırıcılık kazanmak için umarsızca yalama ettiği belgesel stili gerçekçiliği ile hatırlanan bir gerilim. Lumet, beceriksiz iki banka soyguncusu Sonny (Al Pacino) ve Sal'in (John Cazale) gerçek bir soygundan uyarlanmış hikayesine olabildiğince gerçeklik aşılamak için zamanında duyulmamış yöntemler kullanıyor. Açılış jeneriği hariç hiç dış müzik kullanmaması (Şebeke'de de başarıyla kullandığı bir yöntem), tansiyonun yükseldiği sahnelerde el kamerası kullanması ve hatta Sonny'nin eşi Leon ile yaptığı yürek burkan telefon konuşmasının iki tarafını birden aynı anda canlı telefon bağlantısı ile çekmesi...
Lumet her ne kadar belgesel tarzı bir yaklaşım edinse de bu stilin cılkını çıkarmıyor günümüz yönetmenleri gibi. El kamerası ve hızlı montaj gibi teknikler hikayenin tansiyonunun akışına göre hızlanıp yavaşlıyor. Karakterlerin içinde bulundukları zorluklara kıyasla sakince konuştukları sahnelerde Lumet, kamerasını gereksizce sağa sola oynatmıyor. Fakat yeri geldimi de en kinetik aksiyon yönetmenine taş çıkarıyor, Sonny'nin pencereden ateş etmesinden sonraki hızlı montajda mesela.
Fakat daha önce bahsettiğim gibi bu izleyişte filme bayağı ağırlığını koyan komedisinin zorlama absürd durumlardan değil de, ne kadar doğal insan davranışlarından oluştuğuna dikkat ettim. Filmin neredeyse kırk yıl sonra halen türünün klasiklerinden biri olarak anılmasının en büyük sebepleri arasında bence Lumet'in yarattığı bu doğal atmosfer önde. Her ne kadar gülsek te senaryoda oluşan bütün komik an, insan denen garip varlık konu olduğunda gerçekten yaşanabilecek olayları aktarıyor bence. Bu anların gerçek soygun sırasında oluştuğunu sanmıyorum, ama önemli olan oluşabileceğine inanıyor olmamız seyirci olarak.
Soygun sırasında bankada çalışan kızlardan birinin kocasının arayıp "Daha ne kadar sürecek soygun?" diye sorması, Sal'in elinde taramalı tüfekle uçmaktan korktuğunu itiraf etmesi, kameralar önünde Sonny'ye pizza getiren çocuğun "Ben bir yıldızım!" diye takla atması...
Filmin oyunculuğu, özellikle Al Pacino performansı hakkında çok yazıldı ve Pacino, kendisine gelen bütün övgüyü hakediyor. Doğal oyunculuğa erişmek isteyen aktörlerin üst üste izleyip ders almaları gereken bir performans bu. Sıra aramızdan çok erken ayrılan John Cazale'ye gelince en azından geride Baba 1 ve 2, Dog Day Afternoon ve Deer Hunter gibi şaheserler bırakmasıyla avutuyoruz kendimizi. Dürüst olalım, 50 yıl uğraşsa bu kadar etkileyici bir özgeçmişe sahip olamayan binlerce aktör var dünyada.
Dog Day Afternoon, çekildiği 1975 yılında nadir olan, fakat şu günler her kendini beğenmiş yönetmenin en kısa yoldan artistik inandırıcılık kazanmak için umarsızca yalama ettiği belgesel stili gerçekçiliği ile hatırlanan bir gerilim. Lumet, beceriksiz iki banka soyguncusu Sonny (Al Pacino) ve Sal'in (John Cazale) gerçek bir soygundan uyarlanmış hikayesine olabildiğince gerçeklik aşılamak için zamanında duyulmamış yöntemler kullanıyor. Açılış jeneriği hariç hiç dış müzik kullanmaması (Şebeke'de de başarıyla kullandığı bir yöntem), tansiyonun yükseldiği sahnelerde el kamerası kullanması ve hatta Sonny'nin eşi Leon ile yaptığı yürek burkan telefon konuşmasının iki tarafını birden aynı anda canlı telefon bağlantısı ile çekmesi...
Lumet her ne kadar belgesel tarzı bir yaklaşım edinse de bu stilin cılkını çıkarmıyor günümüz yönetmenleri gibi. El kamerası ve hızlı montaj gibi teknikler hikayenin tansiyonunun akışına göre hızlanıp yavaşlıyor. Karakterlerin içinde bulundukları zorluklara kıyasla sakince konuştukları sahnelerde Lumet, kamerasını gereksizce sağa sola oynatmıyor. Fakat yeri geldimi de en kinetik aksiyon yönetmenine taş çıkarıyor, Sonny'nin pencereden ateş etmesinden sonraki hızlı montajda mesela.
Fakat daha önce bahsettiğim gibi bu izleyişte filme bayağı ağırlığını koyan komedisinin zorlama absürd durumlardan değil de, ne kadar doğal insan davranışlarından oluştuğuna dikkat ettim. Filmin neredeyse kırk yıl sonra halen türünün klasiklerinden biri olarak anılmasının en büyük sebepleri arasında bence Lumet'in yarattığı bu doğal atmosfer önde. Her ne kadar gülsek te senaryoda oluşan bütün komik an, insan denen garip varlık konu olduğunda gerçekten yaşanabilecek olayları aktarıyor bence. Bu anların gerçek soygun sırasında oluştuğunu sanmıyorum, ama önemli olan oluşabileceğine inanıyor olmamız seyirci olarak.
Soygun sırasında bankada çalışan kızlardan birinin kocasının arayıp "Daha ne kadar sürecek soygun?" diye sorması, Sal'in elinde taramalı tüfekle uçmaktan korktuğunu itiraf etmesi, kameralar önünde Sonny'ye pizza getiren çocuğun "Ben bir yıldızım!" diye takla atması...
Filmin oyunculuğu, özellikle Al Pacino performansı hakkında çok yazıldı ve Pacino, kendisine gelen bütün övgüyü hakediyor. Doğal oyunculuğa erişmek isteyen aktörlerin üst üste izleyip ders almaları gereken bir performans bu. Sıra aramızdan çok erken ayrılan John Cazale'ye gelince en azından geride Baba 1 ve 2, Dog Day Afternoon ve Deer Hunter gibi şaheserler bırakmasıyla avutuyoruz kendimizi. Dürüst olalım, 50 yıl uğraşsa bu kadar etkileyici bir özgeçmişe sahip olamayan binlerce aktör var dünyada.
Monday, April 25, 2011
ROBERT PLANT AND THE BAND OF JOY
Geçen Cuma akşamı Berkeley Greek Theatre'da bir Rock efsanesinin ilerleyen yaşına cuk gibi oturan, yeni ve taze Bluegrass/Folk versiyonuna şahit olma onuruna eriştim. Kanımca gelmiş geçmiş en iyi Rock grubunu bırakın, en iyi herhangi grup Led Zeppelin'in karizmatik, hıpnotik sesiyle ruhumuza giren ve bir daha çıkmayan solisti Robert Plant'ın yeni grubu Band of Joy, Berkeley seyircine her daim yaratıcı, coşku dolu bir performans sundu.
Haliyle Plant'ın Amerikan bluegrass ve folk müziğinden esinlenen bu yeni yüzü, Led Zeppelin'in dağ deviren muazzam sert riff'lerini bekleyen, klasik Zeppelin izlemeye gelmiş seyirciyi biraz hayal kırıklığına uğratmadı değil. Konser sırasında etrafımda "Rock istiyoruz, Zeppelin istiyoruz!" diye bağıranlar hatırı sayılır sayıdaydı. Plant'ın oynak ve melankolik solo bluegrass albümünden parçaların yanında sunduğu Zeppelin uyarlamaları bile diğer şarkılarla aynı keyifte ve yumuşaklıkta bir yaklaşıma sahipti.
Mesela bilindik sert riff'leri yerine neredeyse funk'ımsı bir ritm ile çalınan Black Dog'u şarkının sözleri devreye girene kadar tanımak imkansızdı. En sevdiğim Zeppelin şarkılarından biri olan Tangerine ise eski usül bir country ballad'ına dönüştü. Bir tek Ramble On, bildiğimiz Zeppelin'i biraz olsun hatırlattı.
Bence bu yaklaşım, ilerleyen yaşlarına rağmen kendini halen 20 yaşında zannedip 1970'ten beri aynı numalarla sahneye çıkan diğer rock ikonları'nın aksine Robert Plant'e alışılagelmiş bir rock yıldızı yerine her adımda kendini geliştiren bir müzisyen olarak saygı duymamızı sağlıyor. 63 yaşında Plant, artık yarı çıplak sağa sola koşturup bağıramayacığının farkında, ve bu yüzden bravo diyoruz.
Haliyle Plant'ın Amerikan bluegrass ve folk müziğinden esinlenen bu yeni yüzü, Led Zeppelin'in dağ deviren muazzam sert riff'lerini bekleyen, klasik Zeppelin izlemeye gelmiş seyirciyi biraz hayal kırıklığına uğratmadı değil. Konser sırasında etrafımda "Rock istiyoruz, Zeppelin istiyoruz!" diye bağıranlar hatırı sayılır sayıdaydı. Plant'ın oynak ve melankolik solo bluegrass albümünden parçaların yanında sunduğu Zeppelin uyarlamaları bile diğer şarkılarla aynı keyifte ve yumuşaklıkta bir yaklaşıma sahipti.
Mesela bilindik sert riff'leri yerine neredeyse funk'ımsı bir ritm ile çalınan Black Dog'u şarkının sözleri devreye girene kadar tanımak imkansızdı. En sevdiğim Zeppelin şarkılarından biri olan Tangerine ise eski usül bir country ballad'ına dönüştü. Bir tek Ramble On, bildiğimiz Zeppelin'i biraz olsun hatırlattı.
Bence bu yaklaşım, ilerleyen yaşlarına rağmen kendini halen 20 yaşında zannedip 1970'ten beri aynı numalarla sahneye çıkan diğer rock ikonları'nın aksine Robert Plant'e alışılagelmiş bir rock yıldızı yerine her adımda kendini geliştiren bir müzisyen olarak saygı duymamızı sağlıyor. 63 yaşında Plant, artık yarı çıplak sağa sola koşturup bağıramayacığının farkında, ve bu yüzden bravo diyoruz.
Thursday, April 21, 2011
THE KING'S SPEECH
The Kıng's Speech'in DVD ve Blu-Ray'de çıkmasıyla filme olan gizli ambargom sone ermiş oldu ve bende sizler gibi sonunda bu övülmesi bitmez Oscar yemi kostüm dramasını izlemiş bulundum.
10 En İyi Film adayları arasında izlemediğim tek film olup ta hatta utanmadan bir de bu Oscar'ı kaparak uzun zamandır törenden önce izlememiş olduğum ilk en iyi film kazananı oldu. 2005 yılının Crash rezaletinde bile o filmi önceden izleme imkanım olmuştu.
The King Speech'ten uzak durmamın en büyük sebebi her ne kadar iyi eleştiriler alsa da çoğu kostüm dramalarına olan alerjimden kaynaklanıyor. Sırf bu yüzden Kubrick'in bile Barry Lyndon ile en sıkıcı ve en az etkileyici filmini yarattığına inanırım.
Sonuçta bu kadar beklemeden sonra King's Speech'in türüne göre gayet enteresan ve bir şaheser olmasa bile neden bu kadar beğenildiğini anladığım başarılı bir kostüm draması olduğu kararına vardım. Film, her ne kadar iç mekanlara fazla bağlı kalması ile yer yer gayet etkileyici bir BBC dramasını andırsa da David Seidler'ın Oscar'ı hak eden muazzam senaryosu ve Colin Firth ile Geoffrey Rush'ın güçlü performansları ile gayet akılda kalır bir seyir ortaya koyuyor. Benim için yılın en iyi filmlerinden biri değil belki, ama başarısını "konuşturan" bir yapım.
10 En İyi Film adayları arasında izlemediğim tek film olup ta hatta utanmadan bir de bu Oscar'ı kaparak uzun zamandır törenden önce izlememiş olduğum ilk en iyi film kazananı oldu. 2005 yılının Crash rezaletinde bile o filmi önceden izleme imkanım olmuştu.
The King Speech'ten uzak durmamın en büyük sebebi her ne kadar iyi eleştiriler alsa da çoğu kostüm dramalarına olan alerjimden kaynaklanıyor. Sırf bu yüzden Kubrick'in bile Barry Lyndon ile en sıkıcı ve en az etkileyici filmini yarattığına inanırım.
Sonuçta bu kadar beklemeden sonra King's Speech'in türüne göre gayet enteresan ve bir şaheser olmasa bile neden bu kadar beğenildiğini anladığım başarılı bir kostüm draması olduğu kararına vardım. Film, her ne kadar iç mekanlara fazla bağlı kalması ile yer yer gayet etkileyici bir BBC dramasını andırsa da David Seidler'ın Oscar'ı hak eden muazzam senaryosu ve Colin Firth ile Geoffrey Rush'ın güçlü performansları ile gayet akılda kalır bir seyir ortaya koyuyor. Benim için yılın en iyi filmlerinden biri değil belki, ama başarısını "konuşturan" bir yapım.
Tuesday, March 29, 2011
Geçen Haftanın Blu-Ray Maceraları: Potemkin Zırhlısı, Psycho ve The Thin Red Line
Geçen hafta eşimin ailesini ziyarete gitmesini ve bazı arkadaşlarımın şehir dışına kaçmalarını fırsat bilerek kendime küçük bir film festivali düzenlemeye karar verdim. Bu sayede uzun zamandır izlemeye fırsat bulamadığım, Blu-Ray raflarımda toz biriktiren bir kaç klasik şaheseri evimdeki projeksiyon sisteminde izleme şansım oldu.
İlk olarak 2010 restorasyonundan direk olarak Blu-Ray'a aktarılmış, Eisenstein'ın modern sinemanın babası kabul edilen şaheseri Potemkin Zırhlısı'na elim gitti. Günümüze kadar kullanılan ve sinema hayatına devam ettikçe kullanılacak olan montaj tekniklerini yaratmış, modern zamanda artık normal olarak kabul ettiğimiz, fakat seksen altı yıl önce görülmemiş bir anlatım ve yapıya sahip olan bu muazzam film hakkında söylenmemiş ne söylenebilir ki? Tek diyebileceğim, eğer bir sinema sever olarak halen izlemediyseniz hemen bulup izleyin. Sonuçta Potemkin, Sinema dersi 101'dir.
Potemkin'i daha önce onlarca kez çamur gibi TRT gösterimlerinde, silik VHS kopyalarında ve yalapşap bir araya getirilmiş DVDlerde izledim ama hiç bu kadar detaylı ve parlak izleme şansım olmamıştı. Filmi önceki transferlerinde çok karanlık ve boğuk gözüktüğü için kapattıysanız bu Blu-Ray'i bulup bir şans daha verin bence. Ayrıca filmin orjinal müziği de Eisenstein'ın notlarına göre 5.1 sesle restore edilmiş. Bu seferki izleyişimde en çok göze çarpan özellik Odessa merdivenleri sekansının eskiliğine rağmen halen ne kadar dinamik olduğunu fark etmem. Bu harika sekans ile Eisenstein belki de sinema tarihinin ilk aksiyon set-piece'ine imza attı.
Eisenstein'dan Hitchcock'a direkt bir geçiş ile yıllar sonra ilk defa ustanın en iyi üç filminden biri olduğunu düşündüğüm Psycho'yu (North by Northwest'in hala kalbimde ayrı bir yeri var ve Vertigo Blu-Ray'de çıktığı an kapacağım) tekrar izledim. Aranızda Psycho denince aklına ilk olarak 1998 yapımı gereksiz yeniden çekimler şampiyonu versiyonu getiren varsa lütfen okumayı burada durdursun.
Elli yıldır popüler kültürün vazgeçilmez bir parçası olmuş filme taze gözlerle bakmak zor tabi. Sonuçta filmi izlememiş olanlar bile ünlü duş sekansını, filmin şok edici finalini biliyordur. Fakat bir an için kendimizi 1960 seyircisinin yerine koyalım. O ana kadar benzeri görülmemişi bırakın, Testere'nin kan ve gore şölenlerinin alışılagelmiş olduğu günümüze göre bile halen temel ürpertisini olduğu gibi koruyan yapımın seyirci üzerinde ne tür bir etki yarattığını düşünün.
Film vizyona girmeden önce Hitch, tek bir karesini bile seyirciye göstermemiş, yani seyirci ne göreceğini bilmeden sırf Hitchcock ismine güvenerek gitmiş. Bu gerçeği bilen Hitch, filmin ilk yarısında seyirci ile mükemmel bir biçimde oynuyor ve zamanın büyük yıldızı Janet Leigh'nin 40.000 doları çalıp kaçmasının hikayesini gösteriyor. Bu bakımdan aslında gayet sıradan bir suç filmi olarak başlıyor film.
Fakat Marion'un Bates Motel'e varmasıyla Hitch, şok edici bir 180 yapıyor ve seyircinin ağzı açık kalıyor. Fazla detaya girmeden şu tür bir yakıştırmada bulunayım: Sandra Bullock'lu alışılagelmiş bir suç dramasının ortasında Bullock'un canlandırdığı karakterin Hostel tarzı bir kan, kopan uzuvlar ve bağırsaklarla dolu bir ölüme kurban gittiğini düşünün. Seyircinin 1960 yılında yaşadığı şoka az biraz yaklaştık demektir.
Son olarak Terence Malick'in "görsel şiir"i Thin Red Line'ın Criterion destekli Blu-Ray'ine sıra geldi ve bu konuda tek söyleyebileceğim bu filmin ve Blu-Ray transferinin gerçek anlamda bir görsel şölen sunduğu.
Malick'in yavaşlığı ve teatral anlatımı yüzünden haksızca eleştirilen filmi bence benzeri görülmemiş bir şaheser. Filmi izlerken Saving Private Ryan tarzı bir 2. Dünya Savaşı aksiyonu değil de insanın doğaya ve kendine olan savaşı sonucu aklını ve ruhunu kaybetmesi üzerine muazzam incelik ve hassasiyet ile elden geçirilmiş bir şiir olduğunu akla getirin.
İlk olarak 2010 restorasyonundan direk olarak Blu-Ray'a aktarılmış, Eisenstein'ın modern sinemanın babası kabul edilen şaheseri Potemkin Zırhlısı'na elim gitti. Günümüze kadar kullanılan ve sinema hayatına devam ettikçe kullanılacak olan montaj tekniklerini yaratmış, modern zamanda artık normal olarak kabul ettiğimiz, fakat seksen altı yıl önce görülmemiş bir anlatım ve yapıya sahip olan bu muazzam film hakkında söylenmemiş ne söylenebilir ki? Tek diyebileceğim, eğer bir sinema sever olarak halen izlemediyseniz hemen bulup izleyin. Sonuçta Potemkin, Sinema dersi 101'dir.
Potemkin'i daha önce onlarca kez çamur gibi TRT gösterimlerinde, silik VHS kopyalarında ve yalapşap bir araya getirilmiş DVDlerde izledim ama hiç bu kadar detaylı ve parlak izleme şansım olmamıştı. Filmi önceki transferlerinde çok karanlık ve boğuk gözüktüğü için kapattıysanız bu Blu-Ray'i bulup bir şans daha verin bence. Ayrıca filmin orjinal müziği de Eisenstein'ın notlarına göre 5.1 sesle restore edilmiş. Bu seferki izleyişimde en çok göze çarpan özellik Odessa merdivenleri sekansının eskiliğine rağmen halen ne kadar dinamik olduğunu fark etmem. Bu harika sekans ile Eisenstein belki de sinema tarihinin ilk aksiyon set-piece'ine imza attı.
Eisenstein'dan Hitchcock'a direkt bir geçiş ile yıllar sonra ilk defa ustanın en iyi üç filminden biri olduğunu düşündüğüm Psycho'yu (North by Northwest'in hala kalbimde ayrı bir yeri var ve Vertigo Blu-Ray'de çıktığı an kapacağım) tekrar izledim. Aranızda Psycho denince aklına ilk olarak 1998 yapımı gereksiz yeniden çekimler şampiyonu versiyonu getiren varsa lütfen okumayı burada durdursun.
Elli yıldır popüler kültürün vazgeçilmez bir parçası olmuş filme taze gözlerle bakmak zor tabi. Sonuçta filmi izlememiş olanlar bile ünlü duş sekansını, filmin şok edici finalini biliyordur. Fakat bir an için kendimizi 1960 seyircisinin yerine koyalım. O ana kadar benzeri görülmemişi bırakın, Testere'nin kan ve gore şölenlerinin alışılagelmiş olduğu günümüze göre bile halen temel ürpertisini olduğu gibi koruyan yapımın seyirci üzerinde ne tür bir etki yarattığını düşünün.
Film vizyona girmeden önce Hitch, tek bir karesini bile seyirciye göstermemiş, yani seyirci ne göreceğini bilmeden sırf Hitchcock ismine güvenerek gitmiş. Bu gerçeği bilen Hitch, filmin ilk yarısında seyirci ile mükemmel bir biçimde oynuyor ve zamanın büyük yıldızı Janet Leigh'nin 40.000 doları çalıp kaçmasının hikayesini gösteriyor. Bu bakımdan aslında gayet sıradan bir suç filmi olarak başlıyor film.
Fakat Marion'un Bates Motel'e varmasıyla Hitch, şok edici bir 180 yapıyor ve seyircinin ağzı açık kalıyor. Fazla detaya girmeden şu tür bir yakıştırmada bulunayım: Sandra Bullock'lu alışılagelmiş bir suç dramasının ortasında Bullock'un canlandırdığı karakterin Hostel tarzı bir kan, kopan uzuvlar ve bağırsaklarla dolu bir ölüme kurban gittiğini düşünün. Seyircinin 1960 yılında yaşadığı şoka az biraz yaklaştık demektir.
Son olarak Terence Malick'in "görsel şiir"i Thin Red Line'ın Criterion destekli Blu-Ray'ine sıra geldi ve bu konuda tek söyleyebileceğim bu filmin ve Blu-Ray transferinin gerçek anlamda bir görsel şölen sunduğu.
Malick'in yavaşlığı ve teatral anlatımı yüzünden haksızca eleştirilen filmi bence benzeri görülmemiş bir şaheser. Filmi izlerken Saving Private Ryan tarzı bir 2. Dünya Savaşı aksiyonu değil de insanın doğaya ve kendine olan savaşı sonucu aklını ve ruhunu kaybetmesi üzerine muazzam incelik ve hassasiyet ile elden geçirilmiş bir şiir olduğunu akla getirin.
Wednesday, March 16, 2011
BLOGSPOT SANSÜR
Merhaba arkadaşlar. Geçenlerde Blogspot'un sebepsizce Türkiye'de sansürlendiğini öğrendim. Bu konuda ne yazık ki söylenecek çok şey var ama bu tarz bir sinema blogunda bu tür politik meselelere girmek istemiyorum açıkçası.
Sansür sırasında bu bloga yazmaya devam edeceğim. Fakat aranızda blogu görmekte problem yaşayanlar varsa (Şimdilik) sansürlenmemiş olan Wordpress bloguma üye olabilir:
http://oktayegekozak.wordpress.com/
Wordpress ve Blogger bloglarımı kelimesi kelimesine aynı tutmaya çalışacağım yani sadece bir bloga üye olursanız pek bir şey kaçırmamış olacaksınız. Fakat bu iki bloga birden üye olamayacağınız anlamına gelmiyor tabi.
Yeni yazılarda görüşmek üzere...
Sansür sırasında bu bloga yazmaya devam edeceğim. Fakat aranızda blogu görmekte problem yaşayanlar varsa (Şimdilik) sansürlenmemiş olan Wordpress bloguma üye olabilir:
http://oktayegekozak.wordpress.com/
Wordpress ve Blogger bloglarımı kelimesi kelimesine aynı tutmaya çalışacağım yani sadece bir bloga üye olursanız pek bir şey kaçırmamış olacaksınız. Fakat bu iki bloga birden üye olamayacağınız anlamına gelmiyor tabi.
Yeni yazılarda görüşmek üzere...
Monday, March 14, 2011
Metropolis Blu-Ray Notları
Fritz Lang'ın Yıldız Savaşları'ndan Blade Runner'a sayısız bilim-kurgu filmine direk ilham olmuş bilim-kurgu şaheseri Metropolis'in iki buçuk saatlik tam versiyonu 1927 premiyerinden beri kayıptı. O günden beri süresi 80 dakikaya kadar kısaltılan versiyonundan, Lang'ın notlarına göre eksik sahnelerin yazılı anlatımlarla desteklendiği yalapşap 120 dakikalık versiyonuna kadar bir sürü değişik Metropolis ortalıkta dolaştı. Hatta 80lerin synthesizer kralı Giorgio Moroder, 1984 yılında zamanın pop şarkıları ile dolu altyazılı bir versiyonunu bile vizyona sokmuştu.
2008 yılında bir mucize gerçekleşti ve Metropolis'in 1927 premiyer versiyonuna neredeyse %100 benzeyen bir kopyası şans eseri Arjantin'de bulundu! O kopyada bulunan eksik sahneler hemen filmin bilinen en tam versiyonu ile bir araya getirildi ve Tamamlanmış Metropolis olarak piyasaya sürüldü.
Filmi projeksiyon sistemimde izlerken haliyle ilk göze takılan özellik Arjantin kopyasından direkt alınan eksik sahnelerin muazzam bir incelik ile elden geçirilmiş harikülade restorasyonun yanında inanılmaz çizik dolu, sönük ve boğuk gözükmesi. Sonuçta 80 yıldan fazladır bakımsızlıktan yakınan bir kopyadan bahsediyoruz, restorasyonu bırakın, bu görüntülerin yokolmamış olması bile mucize. Bu yüzden bu konuda yapılacak bir şey yok haliyle.
Fakat filmin elde bulunan, bilinen sahnelerinin restorasyonu tek kelime ile mükemmel. Bazı çekimlerde, mesela işçilerin sırayla makinalara süründüğü sahnede film sanki 84 yıl önce değil de, dün çekilmiş gibi bir detaya sahip. Daha önce izlediğim kopyaların hiç biri, bu detayın ve güzelliğin yakınına bile yaklaşamıyor. Eğer bir Metropolis hayranı iseniz, bu kopyayı edinmeyi görev bilin.
Tamamlanmış versiyonu ile Metropolis, sonunda Lang'ın istediği 3 perde yapısına mükemmel bir biçimde oturuyor ve sonsuz etkileyici epik bir bilim-kurgu hikayesi sunuyor, her adımda bilim-kurgu sinemasının kurallarını yaratarak. Eğer DW Griffith, Birth of a Nation ile sinemanın babası olmuşsa, Metropolis ile Lang'a bilim-kurgu hakkında aynı benzetmede bulunmak doğru değil midir?
Robot dizaynından muazzam futuristik şehir görüntülerine kadar halen hayret uyandıran bu şaheseri izlememiş olanları müthiş bir seyir bekliyor. Yanlız aklınızda bulunsun, Complete Metropolis'ten başka bir DVD veya Blu-Ray'e eliniz gitmesin.
2008 yılında bir mucize gerçekleşti ve Metropolis'in 1927 premiyer versiyonuna neredeyse %100 benzeyen bir kopyası şans eseri Arjantin'de bulundu! O kopyada bulunan eksik sahneler hemen filmin bilinen en tam versiyonu ile bir araya getirildi ve Tamamlanmış Metropolis olarak piyasaya sürüldü.
Filmi projeksiyon sistemimde izlerken haliyle ilk göze takılan özellik Arjantin kopyasından direkt alınan eksik sahnelerin muazzam bir incelik ile elden geçirilmiş harikülade restorasyonun yanında inanılmaz çizik dolu, sönük ve boğuk gözükmesi. Sonuçta 80 yıldan fazladır bakımsızlıktan yakınan bir kopyadan bahsediyoruz, restorasyonu bırakın, bu görüntülerin yokolmamış olması bile mucize. Bu yüzden bu konuda yapılacak bir şey yok haliyle.
Fakat filmin elde bulunan, bilinen sahnelerinin restorasyonu tek kelime ile mükemmel. Bazı çekimlerde, mesela işçilerin sırayla makinalara süründüğü sahnede film sanki 84 yıl önce değil de, dün çekilmiş gibi bir detaya sahip. Daha önce izlediğim kopyaların hiç biri, bu detayın ve güzelliğin yakınına bile yaklaşamıyor. Eğer bir Metropolis hayranı iseniz, bu kopyayı edinmeyi görev bilin.
Tamamlanmış versiyonu ile Metropolis, sonunda Lang'ın istediği 3 perde yapısına mükemmel bir biçimde oturuyor ve sonsuz etkileyici epik bir bilim-kurgu hikayesi sunuyor, her adımda bilim-kurgu sinemasının kurallarını yaratarak. Eğer DW Griffith, Birth of a Nation ile sinemanın babası olmuşsa, Metropolis ile Lang'a bilim-kurgu hakkında aynı benzetmede bulunmak doğru değil midir?
Robot dizaynından muazzam futuristik şehir görüntülerine kadar halen hayret uyandıran bu şaheseri izlememiş olanları müthiş bir seyir bekliyor. Yanlız aklınızda bulunsun, Complete Metropolis'ten başka bir DVD veya Blu-Ray'e eliniz gitmesin.
Monday, March 7, 2011
RANGO
Sinemayla, özellikle westernlerle ne kadar haşır neşirseniz Rango o kadar hoşunuza gidecektir. Eğer "Sergio Leone, Sam Peckinpah ve Hunter S. Thompson bir Pixar filmi çekseydi neye benzerdi?" diye merak ettiyseniz, Rango'dan daha uzağa bakmanıza gerek yok.
Filmin yer yer şiddetli, yer yer gayet yetişkin esprilere yer veren muazzam senaryosu, her daim yaratıcı ve görsel açıdan büyüleyici ucundan abstrakt dizaynları hemen "çocuk filmi" kelimelerini akla getirmiyor belki fakat bence Rango'nun şirinimsi fragmanlarına rağmen amacı da bu değil bence.
Johnny Depp'in nevrotik ve muazzam gösterişçi egomanyak bukalemun Rango performansından güç alan yapım, başlı başına yetişkin bir western macera sunuyor. Sadece gerçek oyuncular yerine animasyon ile anlatılmış, o kadar.
Filmin Apocalypse Now'dan Chinatown'a türlü türlü göndermelerini bozmamak için fazla detaya girmek istemiyorum ama Rango'nun yapımcısı ILM'in ve Karayip Korsanları'ndan tanınan, fakat geçmişte Weather Man gibi değeri anlaşılmamış yapımlara imza atmış yönetmen Gore Verbinski'nin Pixar'ın tahtına en azından bu sene için oturduğu kesin. Özellikle Pixar'ın bu sene Arabalar 2'yi vizyona sokacağını akla getirirsek.
Filmin yer yer şiddetli, yer yer gayet yetişkin esprilere yer veren muazzam senaryosu, her daim yaratıcı ve görsel açıdan büyüleyici ucundan abstrakt dizaynları hemen "çocuk filmi" kelimelerini akla getirmiyor belki fakat bence Rango'nun şirinimsi fragmanlarına rağmen amacı da bu değil bence.
Johnny Depp'in nevrotik ve muazzam gösterişçi egomanyak bukalemun Rango performansından güç alan yapım, başlı başına yetişkin bir western macera sunuyor. Sadece gerçek oyuncular yerine animasyon ile anlatılmış, o kadar.
Filmin Apocalypse Now'dan Chinatown'a türlü türlü göndermelerini bozmamak için fazla detaya girmek istemiyorum ama Rango'nun yapımcısı ILM'in ve Karayip Korsanları'ndan tanınan, fakat geçmişte Weather Man gibi değeri anlaşılmamış yapımlara imza atmış yönetmen Gore Verbinski'nin Pixar'ın tahtına en azından bu sene için oturduğu kesin. Özellikle Pixar'ın bu sene Arabalar 2'yi vizyona sokacağını akla getirirsek.
Wednesday, March 2, 2011
2010 Oscar Ödülleri: ZZZZZZZZZZZZZZZ...
Korktuğum başıma geldi ve en iyi film Oscar'ına aday olan 10 filmden izlemediğim tek yapım The King's Speech ödülü kaptı. Kaptı ama genel olarak Oscar'lar üzerinde pek te geniş bir etki yaratmadığı kesin, bir en iyi film kazananına oranla mütevazi 4 Oscarıyla. Dürüst olalım, 11 Oscar'lı Titanik tarzı bir başarı yok karşımızda.
Eğer The King's Speech geçen pazar akşamının ruhsuz töreninin yarısı kadar bunaltıcı ve sıkıcı ise belki de filmi izlememekte iyi bir karar vermiş olabileceğimi düşünüyorum. Uzadıkça uzayan, teknik ve yaratıcılık bakımdan ana Oscar töreni yerine her sene özetini gösterdikleri bilimsel başarı ödüllerini anımsatan prosedürel bir zaman kaybı idi geçen haftanın Oscarları. Son zamanları bırakın, 1991 yılından beri canlı izlediğim törenler arasında en başarısızı oldu kanımca.
Bu problemin başında James Franco'nun sanki lise mezuniyetine gelmiş gibi fazla gevşek havasının yarattığı boşluğu Anne Hathaway'in panikleyerek fazla yapmacık mimiklerle doldurması, ve bu sayede belki de gelmiş geçmiş en kötü Oscar sunucularını yaratmaları var. Bu yorumda bulunurken David Letterman'ın sunduğu 1994 Oscar faciasını canlı izlediğimi hatırlatayım.
Letterman, işe yaramayan garip ve bayat şakalar yapmıştı belki (Durmadan "Uma" ve "Oprah" demesi mesela) ama en azından törene bir tazelik aşılamaya uğraşmıştı. Franco ve Hathaway'in varlığı ise kablolu televizyonu DVR ile ısmarladığımıza bin şükretmekten başka bir işe yaramadı.
Eğer The King's Speech geçen pazar akşamının ruhsuz töreninin yarısı kadar bunaltıcı ve sıkıcı ise belki de filmi izlememekte iyi bir karar vermiş olabileceğimi düşünüyorum. Uzadıkça uzayan, teknik ve yaratıcılık bakımdan ana Oscar töreni yerine her sene özetini gösterdikleri bilimsel başarı ödüllerini anımsatan prosedürel bir zaman kaybı idi geçen haftanın Oscarları. Son zamanları bırakın, 1991 yılından beri canlı izlediğim törenler arasında en başarısızı oldu kanımca.
Bu problemin başında James Franco'nun sanki lise mezuniyetine gelmiş gibi fazla gevşek havasının yarattığı boşluğu Anne Hathaway'in panikleyerek fazla yapmacık mimiklerle doldurması, ve bu sayede belki de gelmiş geçmiş en kötü Oscar sunucularını yaratmaları var. Bu yorumda bulunurken David Letterman'ın sunduğu 1994 Oscar faciasını canlı izlediğimi hatırlatayım.
Letterman, işe yaramayan garip ve bayat şakalar yapmıştı belki (Durmadan "Uma" ve "Oprah" demesi mesela) ama en azından törene bir tazelik aşılamaya uğraşmıştı. Franco ve Hathaway'in varlığı ise kablolu televizyonu DVR ile ısmarladığımıza bin şükretmekten başka bir işe yaramadı.
Thursday, February 24, 2011
2010 Oscar Tahminleri
Bu Pazar akşamı 2010 Oscar'ları sahiplerini bulacak. Beyazperde.com, Oscarların anısına "Kazanacakları Tahmin Edin" yarışmasını başlattı, ödülü de kendinize ait bir Oscar heykelciği. Yarışmaya katılmak için aşağıdaki adrese tıklayın:
http://www.beyazperde.com/haber/16589/Beyazperde-Oscar-Anketi-
Bir Beyazperde çalışanı olarak bu yarışmaya katılabileceğimi sanmıyorum, ama bu durum tahminlerimi beyan edemeyeceğim anlamına gelmiyor tabi ki.
2010 Oscar Tahminlerim:
En İyi Film:
Aday olan filmlerden sadece birini izlemedim ve büyük ihtimalle de o film kazanacak: The King's Speech. Yılın en abartılan yapımı Social Network kazanacak diyenler de var ama Akademi'nin kostüm dramalarına olan aşkı bu yıl da kendini gösterecektir. Bana kalsa Inception derdim ama bilim-kurgu şaheserlerine sırt dönmek Akademi'nin töresi (Bakınız: 2001).
En İyi Erkek Oyuncu:
Keşke, keşke Jeff Bridges geçen senenin Oscar'ını iade edip bu seneninkini alsa, bir çeşit değiş-tokuş misali. James Franco'nun da kazanmasını isterdim ama Oscar büyük ihtimalle Colin Firth'e gidecek.
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:
Bence Christian Bale'in Dövüşçü'deki muazzam ve cesur crack bağımlısı karakteri kazanacak ve kazanması lazım zaten.
En İyi Kadın Oyuncu:
Natalie Portman.Başka söze gerek yok.
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:
Dünyanın en güzel ikinci kadını (Kim mi birinci? Evli olduğumu hatırlatayım) Amy Adams'a gitmesini isterdim ama büyük ihtimalle aynı film Dövüşçü'den Melissa Leo, geçen sene kapamadığı Oscar'ı eve götürecek. 14 yaşında, yaşına göre şaşırtıcı derecede kontrollü performansıyla ağızları açık bırakan Hailee Steinfeld, sürpriz yapıp kazanabilir.
En İyi Uzun Metraj Animasyon:
Pixar'dan başkasına gideceği aklınızın ucundan bile geçmesin.
En İyi Sanat Yönetimi:
Muazzam yaratıcı rüya mekanları ile Inception kazansın isterdim ama büyük ihtimalle Akademi'nin kostüm draması zaafı burada da kendini gösterecek ve The King's Speech kazanacak.
En İyi Görüntü Yönetimi:
Hollywood'un gelmiş geçmiş en iyi görüntü yönetmenlerinden Roger Deakins'in kazanmasının zamanı geldi artık. Deakins'in Jesse James'in Suikatı ile kazanması lazımdı ama neyse...
En İyi Kostüm Tasarımı:
King's Speech. Sonuçta bir "Kostüm" Draması'ndan bahsediyoruz.
En İyi Yönetmen:
Nolan aday olmadı ya, ne diyeyim. Tom Hooper kazanacak.
En İyi Belgesel:
Ne yazık ki bu filmlerin hiç birini izleme fırsatım olmadı, her ne kadar hepsi "izlenmesi gerek" listemde bulunsa da. Akademi bu kategoride politik filmleri sever, o yüzden Inside Job diyorum.
En İyi Belgesel (Kısa):
Rastgele bir isim vermem gerekirse, Killing in the Name diyelim, o olsun.
En İyi Kurgu:
Dövüşçü ve 127 Saat'in kurgusu gayet etkileyici idi. Fakat bu dalda bence Social Network eve en azından bir heykelcik götürecek.
En İyi Yabancı Film:
Bir kez daha bu filmleri izleme fırsatım olmadı. Inarrittu kazanacak gibi. Dogtooth hakkında çok iyi şeyler duydum ama film Akademi için biraz fazla marjinal gibi.
En İyi Makyaj:
CGI teknolojisinin pratik makyaj piyasasını neredeyse yok etmesi yüzünden bu kategori yıl geçtikçe daha da küçülüyor. Bu konuda Barney's Version'un yaşlandırma makyajlarının çok başarılı olduğunu duydum.
En İyi Müzik:
Inception veya 127 Saat isterdim ama bence The Social Network'ün minimalist ve yaratıcı müziği kazanabilir.
En İyi Şarkı:
Yine Pixar.
En İyi Kısa Animasyon:
Day and Night. Bir daha Pixar.
En İyi Kısa Film:
Sallıyorum ve The Crush diyorum.
En İyi Ses Tasarımı:
İşte bence en azından bu kategoride Inception heykelciği kapacak.
En İyi Ses Miksajı:
Yine Inception. Daha başarılı sese sahip başka bir film düşünemiyorum.
En İyi Görsel Efekt:
Inception'un sırf dönen otel lobisindeki kavga sahnesi için ödülü kapması lazım.
En İyi Uyarlama Senaryo:
Aaron Sorkin kazanacak, çünkü bu karmaşık gerçek hikayeden anlam çıkarmak gibi zor bir işin altından kalktı, her ne kadar Social Network'e diğer eleştirmenler kadar bayılmasam da.
En İyi Özgün Senaryo:
Durmadan birbirinin içine giren karmakarışık rüyalarından gayet güçlü bir hikaye yapısı kurmayı başaran Nolan'a gitmesini gerçekten çok isterdim, ama The King's Speech kazanacak.
İşte benden bu kadar. Peki sizin tahminleriniz ne? Sizce nerede doğru tahminler yaptım, nerede yanlışım var?
http://www.beyazperde.com/haber/16589/Beyazperde-Oscar-Anketi-
Bir Beyazperde çalışanı olarak bu yarışmaya katılabileceğimi sanmıyorum, ama bu durum tahminlerimi beyan edemeyeceğim anlamına gelmiyor tabi ki.
2010 Oscar Tahminlerim:
En İyi Film:
Aday olan filmlerden sadece birini izlemedim ve büyük ihtimalle de o film kazanacak: The King's Speech. Yılın en abartılan yapımı Social Network kazanacak diyenler de var ama Akademi'nin kostüm dramalarına olan aşkı bu yıl da kendini gösterecektir. Bana kalsa Inception derdim ama bilim-kurgu şaheserlerine sırt dönmek Akademi'nin töresi (Bakınız: 2001).
En İyi Erkek Oyuncu:
Keşke, keşke Jeff Bridges geçen senenin Oscar'ını iade edip bu seneninkini alsa, bir çeşit değiş-tokuş misali. James Franco'nun da kazanmasını isterdim ama Oscar büyük ihtimalle Colin Firth'e gidecek.
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:
Bence Christian Bale'in Dövüşçü'deki muazzam ve cesur crack bağımlısı karakteri kazanacak ve kazanması lazım zaten.
En İyi Kadın Oyuncu:
Natalie Portman.Başka söze gerek yok.
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:
Dünyanın en güzel ikinci kadını (Kim mi birinci? Evli olduğumu hatırlatayım) Amy Adams'a gitmesini isterdim ama büyük ihtimalle aynı film Dövüşçü'den Melissa Leo, geçen sene kapamadığı Oscar'ı eve götürecek. 14 yaşında, yaşına göre şaşırtıcı derecede kontrollü performansıyla ağızları açık bırakan Hailee Steinfeld, sürpriz yapıp kazanabilir.
En İyi Uzun Metraj Animasyon:
Pixar'dan başkasına gideceği aklınızın ucundan bile geçmesin.
En İyi Sanat Yönetimi:
Muazzam yaratıcı rüya mekanları ile Inception kazansın isterdim ama büyük ihtimalle Akademi'nin kostüm draması zaafı burada da kendini gösterecek ve The King's Speech kazanacak.
En İyi Görüntü Yönetimi:
Hollywood'un gelmiş geçmiş en iyi görüntü yönetmenlerinden Roger Deakins'in kazanmasının zamanı geldi artık. Deakins'in Jesse James'in Suikatı ile kazanması lazımdı ama neyse...
En İyi Kostüm Tasarımı:
King's Speech. Sonuçta bir "Kostüm" Draması'ndan bahsediyoruz.
En İyi Yönetmen:
Nolan aday olmadı ya, ne diyeyim. Tom Hooper kazanacak.
En İyi Belgesel:
Ne yazık ki bu filmlerin hiç birini izleme fırsatım olmadı, her ne kadar hepsi "izlenmesi gerek" listemde bulunsa da. Akademi bu kategoride politik filmleri sever, o yüzden Inside Job diyorum.
En İyi Belgesel (Kısa):
Rastgele bir isim vermem gerekirse, Killing in the Name diyelim, o olsun.
En İyi Kurgu:
Dövüşçü ve 127 Saat'in kurgusu gayet etkileyici idi. Fakat bu dalda bence Social Network eve en azından bir heykelcik götürecek.
En İyi Yabancı Film:
Bir kez daha bu filmleri izleme fırsatım olmadı. Inarrittu kazanacak gibi. Dogtooth hakkında çok iyi şeyler duydum ama film Akademi için biraz fazla marjinal gibi.
En İyi Makyaj:
CGI teknolojisinin pratik makyaj piyasasını neredeyse yok etmesi yüzünden bu kategori yıl geçtikçe daha da küçülüyor. Bu konuda Barney's Version'un yaşlandırma makyajlarının çok başarılı olduğunu duydum.
En İyi Müzik:
Inception veya 127 Saat isterdim ama bence The Social Network'ün minimalist ve yaratıcı müziği kazanabilir.
En İyi Şarkı:
Yine Pixar.
En İyi Kısa Animasyon:
Day and Night. Bir daha Pixar.
En İyi Kısa Film:
Sallıyorum ve The Crush diyorum.
En İyi Ses Tasarımı:
İşte bence en azından bu kategoride Inception heykelciği kapacak.
En İyi Ses Miksajı:
Yine Inception. Daha başarılı sese sahip başka bir film düşünemiyorum.
En İyi Görsel Efekt:
Inception'un sırf dönen otel lobisindeki kavga sahnesi için ödülü kapması lazım.
En İyi Uyarlama Senaryo:
Aaron Sorkin kazanacak, çünkü bu karmaşık gerçek hikayeden anlam çıkarmak gibi zor bir işin altından kalktı, her ne kadar Social Network'e diğer eleştirmenler kadar bayılmasam da.
En İyi Özgün Senaryo:
Durmadan birbirinin içine giren karmakarışık rüyalarından gayet güçlü bir hikaye yapısı kurmayı başaran Nolan'a gitmesini gerçekten çok isterdim, ama The King's Speech kazanacak.
İşte benden bu kadar. Peki sizin tahminleriniz ne? Sizce nerede doğru tahminler yaptım, nerede yanlışım var?
Friday, February 18, 2011
Michel Gondry ve Ubik Faciası
Amerikan argosu ile haşır neşir olanlara komik gelecek, Dick Head olarak tanımlanan fanatik Philip K. Dick hayranlarından olmasamda bu kendine özgü saykodelik çılgın dahinin sadık takipçilerinden biri olduğum kesin.
Dick'in 1982 yılında hayata veda ettiği için görme fırsatında bulunamadığı sinema macerası Blade Runner ve Scanner Darkly gibi etkileyici örneklerden Next ve Paycheck gibi ruhsuz bilim kurgu aksiyon saçmalıklarına kadar uzayan gayet ilginç bir şema oluşturdu şimdiye kadar.
Her ne kadar Blade Runner'ın sevenlerinden olsam da bence Dick'in kitaplarında bulunan karanlık komedi ile soslandırılmış paranoya ve otorite karşıtı hissini direkt olarak aktarmayı başarabilen tek film Richard Linklater'ın rotoskop animasyonu A Scanner Darkly'dir.
En sevdiğim Dick kitabı, yazarın Time dergisinin 20. yüzyılın en iyi 100 romanından biri seçilen, zıpır bir espri anlayışına sahip sanal dünya kabusu Ubik ise halen beyazperdeye uyarlanmış değil.
"Ne dilediğine dikkat et, başına gelebilir" derler ya, uzun zamandır Ubik'in beyazperdede neye benzeyeceğini, o çılgın saykodelik dönüşümleri görsel olarak hayal ettikten sonra dilediğim başıma geldi. Gelmeseydi keşke.
Geçen gün yılın en katlanılmaz filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm Yeşil Yaban Arısı'ndan çıktıktan sonra Michel Gondry'nin bir sonraki projesinin Ubik uyarlaması olacağını öğrendim. Philip K. Dick hayranları olarak başımız sağolsun demekten başka bir tepki gelmiyor aklıma.
Bir Fransız yönetmene tipik rahatsız edici oranda renkli ve oynak bir stile sahip olan Gondry, Dick'in gayet kasvetli ve karanlık dünyasını beyazperdeye aktarmak için olabilecek en kötü seçimlerden biri.
Ubik'i saygıdeğer bir biçimde uyarlamak için Christopher Nolan gibi oturaklı bir isim lazım. Aslına bakarsanız Inception hakkında dolaylı yoldan bir Ubik adaptasyonu bile denilebilir. Nolan'ın kendisi yeni Batman ile meşgul şu günler, ama aynı oranda yetenekli olmasa da benzer bir yönetmen bulunabilirdi. Valla bu noktada Zack Snyder'a bile razıyım.
Ama Michel Gondry!? Charlton Heston'un Planet of The Apes'te dediği gibi "Lanet olsun!! Lanet olsun hepinize!!"
Dick'in 1982 yılında hayata veda ettiği için görme fırsatında bulunamadığı sinema macerası Blade Runner ve Scanner Darkly gibi etkileyici örneklerden Next ve Paycheck gibi ruhsuz bilim kurgu aksiyon saçmalıklarına kadar uzayan gayet ilginç bir şema oluşturdu şimdiye kadar.
Her ne kadar Blade Runner'ın sevenlerinden olsam da bence Dick'in kitaplarında bulunan karanlık komedi ile soslandırılmış paranoya ve otorite karşıtı hissini direkt olarak aktarmayı başarabilen tek film Richard Linklater'ın rotoskop animasyonu A Scanner Darkly'dir.
En sevdiğim Dick kitabı, yazarın Time dergisinin 20. yüzyılın en iyi 100 romanından biri seçilen, zıpır bir espri anlayışına sahip sanal dünya kabusu Ubik ise halen beyazperdeye uyarlanmış değil.
"Ne dilediğine dikkat et, başına gelebilir" derler ya, uzun zamandır Ubik'in beyazperdede neye benzeyeceğini, o çılgın saykodelik dönüşümleri görsel olarak hayal ettikten sonra dilediğim başıma geldi. Gelmeseydi keşke.
Geçen gün yılın en katlanılmaz filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm Yeşil Yaban Arısı'ndan çıktıktan sonra Michel Gondry'nin bir sonraki projesinin Ubik uyarlaması olacağını öğrendim. Philip K. Dick hayranları olarak başımız sağolsun demekten başka bir tepki gelmiyor aklıma.
Bir Fransız yönetmene tipik rahatsız edici oranda renkli ve oynak bir stile sahip olan Gondry, Dick'in gayet kasvetli ve karanlık dünyasını beyazperdeye aktarmak için olabilecek en kötü seçimlerden biri.
Ubik'i saygıdeğer bir biçimde uyarlamak için Christopher Nolan gibi oturaklı bir isim lazım. Aslına bakarsanız Inception hakkında dolaylı yoldan bir Ubik adaptasyonu bile denilebilir. Nolan'ın kendisi yeni Batman ile meşgul şu günler, ama aynı oranda yetenekli olmasa da benzer bir yönetmen bulunabilirdi. Valla bu noktada Zack Snyder'a bile razıyım.
Ama Michel Gondry!? Charlton Heston'un Planet of The Apes'te dediği gibi "Lanet olsun!! Lanet olsun hepinize!!"
Tuesday, February 15, 2011
Never Let Me Go ve Korkak Bilim-Kurgu
Fundementalist bir bilim-kurgu hayranı olarak ne işe kalkıştıklarını bilmeden bu türe atlamaya karar veren yazarlara ve sinemacılara hep biraz gıcık olmuşumdur. Bu öngörünün sebepleri arasında en önde geleni genelde drama romanları veya filmleri ile tanınan isimlerin konu bilim-kurgu olunca türün getirdiği kuralları yok sayıp, klasik bir bilim-kurgu değilde "kendilerine ait bilim-kurgu" oluşturmaya kalkışmaları.
Genelde başka türlerle tanınan isimlerin bilim-kurgu denemeleri her zaman başarısız sonuçlara yer vermiyor tabi ki. Genelde dedektif romanlarıyla tanınan P.D. James'in Children of Men kitabı ve kariyerinde çoğunlukla drama filmleri bulunan Alfonso Cuaron'un muazzam film adaptasyonu azınlıkta kalan örneklerden.
Geçen yıl vizyona girmiş olan Never Let Me Go ise sırf fragmanları ile bende "kendine ait bilim-kurgu" izlenimi yarattığı için izlememiştim. Film, bazı saygıdeğer eleştirmenler tarafından bayağı alkış alınca bir şans vermeye karar verdim ve ne yazık ki beklediğimi buldum.
Her hangi bir bilim-kurgu hikayesinin işe yaraması için ilk olarak yazarın/sinemacının yarattığı dış dünyanın kendi kurallarına sahip sağlam detaylarlarla oluşturulması lazım. Bu tür konu olunca basit kural her zaman "dış dünya ilk, iç dünya sonra" olmuştur. Children of Men'e bakarsak Cuaron, ilk olarak çocukların bulunmadığı evrenini detaylarıyla yarattıktan sonra ana karakteri Theo'nun ruhsal evrimini ekrana aktarıyor.
Fakat daha önce bilim-kurgu ile haşır neşir olmamış klip yönetmeni Mark Romanek'in drama kitapları ile tanınan yazar Kazuo Ishiguro'nun çok satan kitabını ekrana aktardığı Never Let Me Go, her ne kadar konusu edindiği klon karakterlerin iç dünyalarına başarılı bir biçimde odaklansa da, bariz kurallara ait bir evren yaratamadığı için tuzla buz oluyor.
Filmin Carey Mulligan ve Andrew Garfield'in başını çektiği güçlü performanslardan destek alan, genç yaşta ölmek zorunda olduklarını bilen klonların trajedisi gayet etkileyici bir biçimde yaratılıyor ama seyirci olarak aklımızda her zaman oluşan sorular yüzünden bir türlü hikayeye kendimizi veremiyoruz:
Never Let Me Go'nun yarattığı evrende klonlar bir hapiste bulunmuyor veya bu karakterlerin kaçmalarını engelleyecek elle tutulur bir sistem yok. Sadece eve giriş-çıkışlarını takip eden bir barkod sistemi gösteriliyor. Bunun dışında bütün klonlar arabaya binip istedikleri yere gidiyorlar. Peki eğer erken yaşta organlarını verip ölmek istemiyorlarsa neden kaçmayı akıllarına getirmiyorlar?
Filmin hikayesinde klonların neden kaçmadıklarına dair bir bilgi yok. En basitinden "klonların hep bir serum ile enjekte edilmesi lazım, bu serum olmadan yaşayamazlar" gibi bir motivasyon bile işe yarayabilirdi. Ama özgürce etrafta dolaşıp bir an bile kaçmak istememeleri?
Belki filmin uyarlandığı romanda bu sorulara elle tutulur bir cevap vardır, bilmiyorum. Fakat şimdilik Never Let Me Go, korkak bilim-kurgu listeme giriyor.
Genelde başka türlerle tanınan isimlerin bilim-kurgu denemeleri her zaman başarısız sonuçlara yer vermiyor tabi ki. Genelde dedektif romanlarıyla tanınan P.D. James'in Children of Men kitabı ve kariyerinde çoğunlukla drama filmleri bulunan Alfonso Cuaron'un muazzam film adaptasyonu azınlıkta kalan örneklerden.
Geçen yıl vizyona girmiş olan Never Let Me Go ise sırf fragmanları ile bende "kendine ait bilim-kurgu" izlenimi yarattığı için izlememiştim. Film, bazı saygıdeğer eleştirmenler tarafından bayağı alkış alınca bir şans vermeye karar verdim ve ne yazık ki beklediğimi buldum.
Her hangi bir bilim-kurgu hikayesinin işe yaraması için ilk olarak yazarın/sinemacının yarattığı dış dünyanın kendi kurallarına sahip sağlam detaylarlarla oluşturulması lazım. Bu tür konu olunca basit kural her zaman "dış dünya ilk, iç dünya sonra" olmuştur. Children of Men'e bakarsak Cuaron, ilk olarak çocukların bulunmadığı evrenini detaylarıyla yarattıktan sonra ana karakteri Theo'nun ruhsal evrimini ekrana aktarıyor.
Fakat daha önce bilim-kurgu ile haşır neşir olmamış klip yönetmeni Mark Romanek'in drama kitapları ile tanınan yazar Kazuo Ishiguro'nun çok satan kitabını ekrana aktardığı Never Let Me Go, her ne kadar konusu edindiği klon karakterlerin iç dünyalarına başarılı bir biçimde odaklansa da, bariz kurallara ait bir evren yaratamadığı için tuzla buz oluyor.
Filmin Carey Mulligan ve Andrew Garfield'in başını çektiği güçlü performanslardan destek alan, genç yaşta ölmek zorunda olduklarını bilen klonların trajedisi gayet etkileyici bir biçimde yaratılıyor ama seyirci olarak aklımızda her zaman oluşan sorular yüzünden bir türlü hikayeye kendimizi veremiyoruz:
Never Let Me Go'nun yarattığı evrende klonlar bir hapiste bulunmuyor veya bu karakterlerin kaçmalarını engelleyecek elle tutulur bir sistem yok. Sadece eve giriş-çıkışlarını takip eden bir barkod sistemi gösteriliyor. Bunun dışında bütün klonlar arabaya binip istedikleri yere gidiyorlar. Peki eğer erken yaşta organlarını verip ölmek istemiyorlarsa neden kaçmayı akıllarına getirmiyorlar?
Filmin hikayesinde klonların neden kaçmadıklarına dair bir bilgi yok. En basitinden "klonların hep bir serum ile enjekte edilmesi lazım, bu serum olmadan yaşayamazlar" gibi bir motivasyon bile işe yarayabilirdi. Ama özgürce etrafta dolaşıp bir an bile kaçmak istememeleri?
Belki filmin uyarlandığı romanda bu sorulara elle tutulur bir cevap vardır, bilmiyorum. Fakat şimdilik Never Let Me Go, korkak bilim-kurgu listeme giriyor.
Monday, February 14, 2011
Unutulmuş Sevgililer Günü Filmleri
İlk olarak günü birlikte geçirecek bir aşkı olanların Sevgililer Günü kutlu olsun! Diğer yandan bu "zaten baştan şirketler para yapsın, kapitalizm kazansın diye uydurulmuş" günü yanlız geçireceklerin de "Sevgililer Günü Lanet Olsun!" günü kutlu olsun!
Sevgililer Günü anısına Beyazperde.com "En iyi ve en kötü 5 aşk filmi" dosyası hazırladı. Henüz okumamış olanlar bu paragrafa tıklayarak okuyabilir.
Hem bu yazıyı okuduktan, hem de internette benzeri başka listeleri okuduktan sonra bir kaç önemli aşk filmini unuttuğumun farkına vardım. Arayı kapatmak için de hatırlasaydım en iyi 5 listeme girebilecek filmlerden en azından burada bahsetmek istedim:
Marty: Efsanevi tiyatro ve senaryo yazarı Paddy Chayefski'nin (Şebeke) 1955 yılında en iyi film Oscar'ı kazanan klasiği, dönemin aşk filmi şablonunun aksine karizmatik, zengin ve güzel karakterlerin değil de yanlız, işçi sınıfı, görsel bakımdan çekici olmayan iki kişiliğin kendilerini kaale almayan sert bir dünyada bir araya gelmelerini anlatıyor. Kariyerinin performansı ile en iyi erkek oyuncu Oscar'ını kazanan Ernest Borgnine'ın başını çektiği muazzam kadrosuyla Marty, yürek ısıtan bir film.
Cherbourg Şemsiyeleri: Bütün repliklerin şarkı olarak söylendiği 1964 yapımı bir Frasız trajedisi mi? Biliyorum, ilk bakışta kulaklara hemen izlenecek bir aşk filmi gibi gelmiyor. Fakat Cherbourg Şemsiyeleri, bu filmdeki ilk başrolü ile dünya sinemasına kallavi bir adım atan güzeller güzeli Catherine Deneuve'ün başını çektiği yetenekli kadrosu ve renk dolu sinematografisi ile sinema tarhinin en etkileyici melodramlarından biri. Filmin yasak aşklar ve vahim tesadüflerle dolu hikayesi klasik yeşilçam severlerin hoşuna gidecektir.
There Will Be Blood: Bir adamın para ile olan aşkı ancak bu kadar tutku ile betimlenebilirdi.
Sevgililer Günü anısına Beyazperde.com "En iyi ve en kötü 5 aşk filmi" dosyası hazırladı. Henüz okumamış olanlar bu paragrafa tıklayarak okuyabilir.
Hem bu yazıyı okuduktan, hem de internette benzeri başka listeleri okuduktan sonra bir kaç önemli aşk filmini unuttuğumun farkına vardım. Arayı kapatmak için de hatırlasaydım en iyi 5 listeme girebilecek filmlerden en azından burada bahsetmek istedim:
Marty: Efsanevi tiyatro ve senaryo yazarı Paddy Chayefski'nin (Şebeke) 1955 yılında en iyi film Oscar'ı kazanan klasiği, dönemin aşk filmi şablonunun aksine karizmatik, zengin ve güzel karakterlerin değil de yanlız, işçi sınıfı, görsel bakımdan çekici olmayan iki kişiliğin kendilerini kaale almayan sert bir dünyada bir araya gelmelerini anlatıyor. Kariyerinin performansı ile en iyi erkek oyuncu Oscar'ını kazanan Ernest Borgnine'ın başını çektiği muazzam kadrosuyla Marty, yürek ısıtan bir film.
Cherbourg Şemsiyeleri: Bütün repliklerin şarkı olarak söylendiği 1964 yapımı bir Frasız trajedisi mi? Biliyorum, ilk bakışta kulaklara hemen izlenecek bir aşk filmi gibi gelmiyor. Fakat Cherbourg Şemsiyeleri, bu filmdeki ilk başrolü ile dünya sinemasına kallavi bir adım atan güzeller güzeli Catherine Deneuve'ün başını çektiği yetenekli kadrosu ve renk dolu sinematografisi ile sinema tarhinin en etkileyici melodramlarından biri. Filmin yasak aşklar ve vahim tesadüflerle dolu hikayesi klasik yeşilçam severlerin hoşuna gidecektir.
There Will Be Blood: Bir adamın para ile olan aşkı ancak bu kadar tutku ile betimlenebilirdi.
Monday, January 31, 2011
Haftasonu Film Maratonu: Alien, The Wild Bunch, Hot Fuzz, Notorious
Övünmek gibi olmasın ama yaklaşık bir ay önce gayet etkileyici bir ev sineması projektörü aldım ve o zamandan beri 100 inch'lik (Metrik sistem ile yaklaşık 250 ekran) muazzam bir sinema şöleni yaşıyorum. İlk bahsedişimden beri projektöre gereksiz bir harcama olarak bakan eşimin bile bu sistem karşısında ağzı açık kaldı. Tek söyleyebileceğim, eğer olur da imkanınız olursa, bir sinema sever olarak bu tür bir fırsatı kaçırmamanız. Sinema tarihinin bir sürü şaheserini evde, küçük ekranda izlemek zorundayız ve bu filmleri orjinal formatında, yani büyük ekranda izlemenin vereceği hisse en çok yakınlaşabileceğiniz sistem budur, tabi kendi 35mm sinemanızı kuracak paranız yoksa.
Son bir kaç haftadır iş yoğunluğu yüzünden evde fazla film izleyemedim. Bu eksikliğin verdiği bir sinema tatminsizliği hissi vardı tabi. İşte bu yüzden geçen haftasonu eşimin hasta olmasını, yani haftasonunu evde geçirecek olmamızı fırsat bilerek sinema bağımlılığıma damardan girdim.
Cuma akşamı eğlencelik bir blockbuster klasiği izlemek istedim ve ellerim anında James Cameron'un militarist bilim-kurgu/aksiyon opusu Aliens'a gitti. Gelmiş geçmiş en eğlenceli blockbusterlardan biri olmasının dışında filmin ayrıca hep Alien serisinin en başarılısı olduğunu düşünmüşümdür.
Fakat nedense bu sefer elim biraz kaydı ve Ridley Scott'un orjinal Alien'ını taktım Blu-Ray Player'ıma. Scott'un filminin her ne kadar karanlık ve korkutucu bir ortam yaratmakta başarılı olsa da özellikle Aliens'ın kinetik enerjisine kıyasla biraz fazla yavaş ilerlediğini düşünmüşümdür. Filmi hep küçük ekranda izlemiş biri olarak ilk olarak söylemeliyim ki Alien, olabilecek en büyük ekranda izlenmesi gereken bir deneyim.
Öncelikle filmin H.R. Giger'in soğuk ve metalik dizaynlarından güç alan sanat yönetiminin detayları büyük ekranda büyülüyor, Nostromo ekibinin Alien'ların gezegenine indiği sahne başta olmak üzere. Diğer yandan Alien, bütün artıları ve eksileriyle öncelikle bir korku filmi, sonra bir bilim-kurgu. Uzun zamandır bu tür önceliklerini birbirine karıştırmış biri olarak filmin yavaş temposuna hep sırt çevirmişimdir. Fakat şimdi anlıyorum da Alien, 2001 ve Yıldız Savaşları'ndan çok Sapık ve Halloween ile kardeş.
Cumartesi sabahı biraz beynimi dinlendireyim dedim (!!) ve sinema tarihinin en şiddetli filmlerinden biri olan Sam Peckinpah'ın "Erkek adam dediğin böyle olur" şaheseri The Wild Bunch'u ellibininci defa izledim ve ultra-şiddetli olduğu kadar erkek mitosuna atıfta bulunan şiirimsi finali her defa olduğu gibi bu defa da bende etkisini gösterdi. Eğer Seven Samurai anlatım bakımından modern aksiyon sinemasının kapılarını açtıysa, The Wild Bunch da montaj ve yönetim bakımından aynı görevi görmüştür. Bu şaheseri izlememiş western hayranı kalmasın.
Cumartesi akşamı ise hasta eşimi memnun edebilmek için biraz da ona göre de eğlencelik bir film seçelim dedik ve bu sayede Edgar Wright, Simon Pegg ve Nick Frost ekibinin her karesi eğlendiren İngiliz kasaba komedisi/80ler usülü hiperkinetik aksiyon bombardımanı Hot Fuzz'ı taktık. Aksiyon sinemasına belki de çoğumuzdan fazla bile saygı duyduğu belli olan ekibin parodi, gönderme ve taklit etme arasında bir yerde bulunmayı başaran cambazımsı yaklaşımı ile film ne fazla alaycı bir tavır içinde kayboluyor, ne de aksiyon sahnelerini fazla ciddiye alan bir hava sergiliyor. Seyirlik film dediğin böyle olur.
Pazar akşamı ise klasik bir havadaydık ve Hitchcock'un casus klasiği Notorious'u izledik. Filmi ikinci izleyişimde Ingrid Bergman'ın sinema tarihinin belki en güzel kadını olduğunu kendime hatırlatmanın haricinde Hitchcock'un en basit yöntemleri ve dekorları kullanarak ne kadar başarıyla seyircide gerilim hissi yarattığının farkına vardım. Sonuçta film klasik bir casus hikayesi olmasına rağmen bir kez bile silah ateş edilmiyor, veya bir kovalamaca sahnesi bile yok. Notorious'un bütün gerilimi bir anahtar ve bir şarap şişesi gibi ilk bakışta basit görünen eşyaların etrafında oluşuyor. Filmin heyecan dolu finalinde ise pratik anlamda sadece bir kaç karakterin merdivenden inişini izliyoruz ama Hitchcock'un ihtişamlı kariyerinde bile daha ağzımız yüreğimizde izleten bir final hatırlamıyorum.
Son bir kaç haftadır iş yoğunluğu yüzünden evde fazla film izleyemedim. Bu eksikliğin verdiği bir sinema tatminsizliği hissi vardı tabi. İşte bu yüzden geçen haftasonu eşimin hasta olmasını, yani haftasonunu evde geçirecek olmamızı fırsat bilerek sinema bağımlılığıma damardan girdim.
Cuma akşamı eğlencelik bir blockbuster klasiği izlemek istedim ve ellerim anında James Cameron'un militarist bilim-kurgu/aksiyon opusu Aliens'a gitti. Gelmiş geçmiş en eğlenceli blockbusterlardan biri olmasının dışında filmin ayrıca hep Alien serisinin en başarılısı olduğunu düşünmüşümdür.
Fakat nedense bu sefer elim biraz kaydı ve Ridley Scott'un orjinal Alien'ını taktım Blu-Ray Player'ıma. Scott'un filminin her ne kadar karanlık ve korkutucu bir ortam yaratmakta başarılı olsa da özellikle Aliens'ın kinetik enerjisine kıyasla biraz fazla yavaş ilerlediğini düşünmüşümdür. Filmi hep küçük ekranda izlemiş biri olarak ilk olarak söylemeliyim ki Alien, olabilecek en büyük ekranda izlenmesi gereken bir deneyim.
Öncelikle filmin H.R. Giger'in soğuk ve metalik dizaynlarından güç alan sanat yönetiminin detayları büyük ekranda büyülüyor, Nostromo ekibinin Alien'ların gezegenine indiği sahne başta olmak üzere. Diğer yandan Alien, bütün artıları ve eksileriyle öncelikle bir korku filmi, sonra bir bilim-kurgu. Uzun zamandır bu tür önceliklerini birbirine karıştırmış biri olarak filmin yavaş temposuna hep sırt çevirmişimdir. Fakat şimdi anlıyorum da Alien, 2001 ve Yıldız Savaşları'ndan çok Sapık ve Halloween ile kardeş.
Cumartesi sabahı biraz beynimi dinlendireyim dedim (!!) ve sinema tarihinin en şiddetli filmlerinden biri olan Sam Peckinpah'ın "Erkek adam dediğin böyle olur" şaheseri The Wild Bunch'u ellibininci defa izledim ve ultra-şiddetli olduğu kadar erkek mitosuna atıfta bulunan şiirimsi finali her defa olduğu gibi bu defa da bende etkisini gösterdi. Eğer Seven Samurai anlatım bakımından modern aksiyon sinemasının kapılarını açtıysa, The Wild Bunch da montaj ve yönetim bakımından aynı görevi görmüştür. Bu şaheseri izlememiş western hayranı kalmasın.
Cumartesi akşamı ise hasta eşimi memnun edebilmek için biraz da ona göre de eğlencelik bir film seçelim dedik ve bu sayede Edgar Wright, Simon Pegg ve Nick Frost ekibinin her karesi eğlendiren İngiliz kasaba komedisi/80ler usülü hiperkinetik aksiyon bombardımanı Hot Fuzz'ı taktık. Aksiyon sinemasına belki de çoğumuzdan fazla bile saygı duyduğu belli olan ekibin parodi, gönderme ve taklit etme arasında bir yerde bulunmayı başaran cambazımsı yaklaşımı ile film ne fazla alaycı bir tavır içinde kayboluyor, ne de aksiyon sahnelerini fazla ciddiye alan bir hava sergiliyor. Seyirlik film dediğin böyle olur.
Pazar akşamı ise klasik bir havadaydık ve Hitchcock'un casus klasiği Notorious'u izledik. Filmi ikinci izleyişimde Ingrid Bergman'ın sinema tarihinin belki en güzel kadını olduğunu kendime hatırlatmanın haricinde Hitchcock'un en basit yöntemleri ve dekorları kullanarak ne kadar başarıyla seyircide gerilim hissi yarattığının farkına vardım. Sonuçta film klasik bir casus hikayesi olmasına rağmen bir kez bile silah ateş edilmiyor, veya bir kovalamaca sahnesi bile yok. Notorious'un bütün gerilimi bir anahtar ve bir şarap şişesi gibi ilk bakışta basit görünen eşyaların etrafında oluşuyor. Filmin heyecan dolu finalinde ise pratik anlamda sadece bir kaç karakterin merdivenden inişini izliyoruz ama Hitchcock'un ihtişamlı kariyerinde bile daha ağzımız yüreğimizde izleten bir final hatırlamıyorum.
Tuesday, January 25, 2011
2011 Oscar Adayları, Diğer Adıyla "Kim Takar?"
2011 Oscar adayları bu sabah açıklandı ve ilk verdiğim tepki sessiz bir "eee yani?" oldu. En azından Amerikan sineması ele alındığında 2010 ile o kadar bomboş, çölümsü bir yıl geçirdik ki, The Town ve Toy Story 3 gibi gayet "oturaklı" tür filmlerine bile serap muamelesi yaptık.
İlk olarak yoğun pozitif eleştirilere rağmen halen The King's Speech'i sinemada izlememeye kararlıyım. En iyi film Oscar'ı kazandıktan sonra büyük beklentilerle gidip standart bir kostüm draması bulma hali Shakespeare in Love'dan beri mevcut. Bir kere kandım, bir daha kanmam.
Şu anda 12 dalda aday olan The King's Speech, en iyi film yarışında önde gidiyor gibi. Coen'lerin klasik westerni True Grit, 10 adaylıkla arkadan takip ediyor. Jeff Bridges'ın Tom Hanks'lik yapıp iki sene üst üste en iyi erkek oyuncu Oscar'ını, 14 yaşındaki Hailee Stanfield'in ise yaşına göre inanılmaz bir yetişkinlik gösteren performansı ile en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü kapması dileğim.
En İyi'yi bırakın, eli yüzü düzgün filmlerin bile parmak sayısını geçmediği bir yılda en iyi film rakamının 10'a çıkmış olması biraz absürd bir liste yaratıyor. Oyuncak Hikayesi 3'ün sevenlerinden olsam da, en iyi animasyon kazanması neredeyse kesin olan yapımın en iyi film listesinde "bulunsun da olsun" diye konulduğu bariz. Neyse ki genelde en kalite bilim-kurguyu bile görmezden gelen akademi, bu 10 film açılımı ile Inception'a adaylığı sıkıştırabilmiş (Her ne kadar Christopher Nolan'a en iyi yönetmen adaylığı verilmese de)
Social Network'a gelmişken, halen "eh" diyorum. 8 dalda adaylığına sevinmiş te, üzülmüş te değilim.
Full Liste:
Best Picture
* "Black Swan" Mike Medavoy, Brian Oliver and Scott Franklin, Producers
* "The Fighter" David Hoberman, Todd Lieberman and Mark Wahlberg, Producers
* "Inception" Emma Thomas and Christopher Nolan, Producers
* "The Kids Are All Right" Gary Gilbert, Jeffrey Levy-Hinte and Celine Rattray, Producers
* "The King's Speech" Iain Canning, Emile Sherman and Gareth Unwin, Producers
* "127 Hours" Christian Colson, Danny Boyle and John Smithson, Producers
* "The Social Network" Scott Rudin, Dana Brunetti, Michael De Luca and Ceán Chaffin, Producers
* "Toy Story 3" Darla K. Anderson, Producer
* "True Grit" Scott Rudin, Ethan Coen and Joel Coen, Producers
* "Winter's Bone" Anne Rosellini and Alix Madigan-Yorkin, Producers
Actor in a Leading Role
* Javier Bardem in "Biutiful"
* Jeff Bridges in "True Grit"
* Jesse Eisenberg in "The Social Network"
* Colin Firth in "The King's Speech"
* James Franco in "127 Hours"
Actress in a Leading Role
* Annette Bening in "The Kids Are All Right"
* Nicole Kidman in "Rabbit Hole"
* Jennifer Lawrence in "Winter's Bone"
* Natalie Portman in "Black Swan"
* Michelle Williams in "Blue Valentine"
Actor in a Supporting Role
* Christian Bale in "The Fighter"
* John Hawkes in "Winter's Bone"
* Jeremy Renner in "The Town"
* Mark Ruffalo in "The Kids Are All Right"
* Geoffrey Rush in "The King's Speech"
Actress in a Supporting Role
* Amy Adams in "The Fighter"
* Helena Bonham Carter in "The King's Speech"
* Melissa Leo in "The Fighter"
* Hailee Steinfeld in "True Grit"
* Jacki Weaver in "Animal Kingdom"
Directing
* "Black Swan" Darren Aronofsky
* "The Fighter" David O. Russell
* "The King's Speech" Tom Hooper
* "The Social Network" David Fincher
* "True Grit" Joel Coen and Ethan Coen
Writing (Adapted Screenplay)
* "127 Hours" Screenplay by Danny Boyle & Simon Beaufoy
* "The Social Network" Screenplay by Aaron Sorkin
* "Toy Story 3" Screenplay by Michael Arndt; Story by John Lasseter, Andrew Stanton and Lee Unkrich
* "True Grit" Written for the screen by Joel Coen & Ethan Coen
* "Winter's Bone" Adapted for the screen by Debra Granik & Anne Rosellini
Writing (Original Screenplay)
* "Another Year" Written by Mike Leigh
* "The Fighter" Screenplay by Scott Silver and Paul Tamasy & Eric Johnson;
Story by Keith Dorrington & Paul Tamasy & Eric Johnson
* "Inception" Written by Christopher Nolan
* "The Kids Are All Right" Written by Lisa Cholodenko & Stuart Blumberg
* "The King's Speech" Screenplay by David Seidler
Animated Feature Film
* "How to Train Your Dragon" Chris Sanders and Dean DeBlois
* "The Illusionist" Sylvain Chomet
* "Toy Story 3" Lee Unkrich
Art Direction
* "Alice in Wonderland"
Production Design: Robert Stromberg; Set Decoration: Karen O'Hara
* "Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1"
Production Design: Stuart Craig; Set Decoration: Stephenie McMillan
* "Inception"
Production Design: Guy Hendrix Dyas; Set Decoration: Larry Dias and Doug Mowat
* "The King's Speech"
Production Design: Eve Stewart; Set Decoration: Judy Farr
* "True Grit"
Production Design: Jess Gonchor; Set Decoration: Nancy Haigh
Cinematography
* "Black Swan" Matthew Libatique
* "Inception" Wally Pfister
* "The King's Speech" Danny Cohen
* "The Social Network" Jeff Cronenweth
* "True Grit" Roger Deakins
Costume Design
* "Alice in Wonderland" Colleen Atwood
* "I Am Love" Antonella Cannarozzi
* "The King's Speech" Jenny Beavan
* "The Tempest" Sandy Powell
* "True Grit" Mary Zophres
Documentary (Feature)
* "Exit Through the Gift Shop" Banksy and Jaimie D'Cruz
* "Gasland" Josh Fox and Trish Adlesic
* "Inside Job" Charles Ferguson and Audrey Marrs
* "Restrepo" Tim Hetherington and Sebastian Junger
* "Waste Land" Lucy Walker and Angus Aynsley
Documentary (Short Subject)
* "Killing in the Name" Nominees to be determined
* "Poster Girl" Nominees to be determined
* "Strangers No More" Karen Goodman and Kirk Simon
* "Sun Come Up" Jennifer Redfearn and Tim Metzger
* "The Warriors of Qiugang" Ruby Yang and Thomas Lennon
Film Editing
* "Black Swan" Andrew Weisblum
* "The Fighter" Pamela Martin
* "The King's Speech" Tariq Anwar
* "127 Hours" Jon Harris
* "The Social Network" Angus Wall and Kirk Baxter
Foreign Language Film
* "Biutiful" Mexico
* "Dogtooth" Greece
* "In a Better World" Denmark
* "Incendies" Canada
* "Outside the Law (Hors-la-loi)" Algeria
Makeup
* "Barney's Version" Adrien Morot
* "The Way Back" Edouard F. Henriques, Gregory Funk and Yolanda Toussieng
* "The Wolfman" Rick Baker and Dave Elsey
Music (Original Score)
* "How to Train Your Dragon" John Powell
* "Inception" Hans Zimmer
* "The King's Speech" Alexandre Desplat
* "127 Hours" A.R. Rahman
* "The Social Network" Trent Reznor and Atticus Ross
Music (Original Song)
* "Coming Home" from "Country Strong" Music and Lyric by Tom Douglas, Troy Verges and Hillary Lindsey
* "I See the Light" from "Tangled" Music by Alan Menken Lyric by Glenn Slater
* "If I Rise" from "127 Hours" Music by A.R. Rahman Lyric by Dido and Rollo Armstrong
* "We Belong Together" from "Toy Story 3" Music and Lyric by Randy Newman
Short Film (Animated)
* "Day & Night" Teddy Newton
* "The Gruffalo" Jakob Schuh and Max Lang
* "Let's Pollute" Geefwee Boedoe
* "The Lost Thing" Shaun Tan and Andrew Ruhemann
* "Madagascar, carnet de voyage (Madagascar, a Journey Diary)" Bastien Dubois
Short Film (Live Action)
* "The Confession" Tanel Toom
* "The Crush" Michael Creagh
* "God of Love" Luke Matheny
* "Na Wewe" Ivan Goldschmidt
* "Wish 143" Ian Barnes and Samantha Waite
Sound Editing
* "Inception" Richard King
* "Toy Story 3" Tom Myers and Michael Silvers
* "Tron: Legacy" Gwendolyn Yates Whittle and Addison Teague
* "True Grit" Skip Lievsay and Craig Berkey
* "Unstoppable" Mark P. Stoeckinger
Sound Mixing
* "Inception" Lora Hirschberg, Gary A. Rizzo and Ed Novick
* "The King's Speech" Paul Hamblin, Martin Jensen and John Midgley
* "Salt" Jeffrey J. Haboush, Greg P. Russell, Scott Millan and William Sarokin
* "The Social Network" Ren Klyce, David Parker, Michael Semanick and Mark Weingarten
* "True Grit" Skip Lievsay, Craig Berkey, Greg Orloff and Peter F. Kurland
Visual Effects
* "Alice in Wonderland" Ken Ralston, David Schaub, Carey Villegas and Sean Phillips
* "Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1" Tim Burke, John Richardson, Christian Manz and Nicolas Aithadi
* "Hereafter" Michael Owens, Bryan Grill, Stephan Trojanski and Joe Farrell
* "Inception" Paul Franklin, Chris Corbould, Andrew Lockley and Peter Bebb
* "Iron Man 2" Janek Sirrs, Ben Snow, Ged Wright and Daniel Sudick
İlk olarak yoğun pozitif eleştirilere rağmen halen The King's Speech'i sinemada izlememeye kararlıyım. En iyi film Oscar'ı kazandıktan sonra büyük beklentilerle gidip standart bir kostüm draması bulma hali Shakespeare in Love'dan beri mevcut. Bir kere kandım, bir daha kanmam.
Şu anda 12 dalda aday olan The King's Speech, en iyi film yarışında önde gidiyor gibi. Coen'lerin klasik westerni True Grit, 10 adaylıkla arkadan takip ediyor. Jeff Bridges'ın Tom Hanks'lik yapıp iki sene üst üste en iyi erkek oyuncu Oscar'ını, 14 yaşındaki Hailee Stanfield'in ise yaşına göre inanılmaz bir yetişkinlik gösteren performansı ile en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü kapması dileğim.
En İyi'yi bırakın, eli yüzü düzgün filmlerin bile parmak sayısını geçmediği bir yılda en iyi film rakamının 10'a çıkmış olması biraz absürd bir liste yaratıyor. Oyuncak Hikayesi 3'ün sevenlerinden olsam da, en iyi animasyon kazanması neredeyse kesin olan yapımın en iyi film listesinde "bulunsun da olsun" diye konulduğu bariz. Neyse ki genelde en kalite bilim-kurguyu bile görmezden gelen akademi, bu 10 film açılımı ile Inception'a adaylığı sıkıştırabilmiş (Her ne kadar Christopher Nolan'a en iyi yönetmen adaylığı verilmese de)
Social Network'a gelmişken, halen "eh" diyorum. 8 dalda adaylığına sevinmiş te, üzülmüş te değilim.
Full Liste:
Best Picture
* "Black Swan" Mike Medavoy, Brian Oliver and Scott Franklin, Producers
* "The Fighter" David Hoberman, Todd Lieberman and Mark Wahlberg, Producers
* "Inception" Emma Thomas and Christopher Nolan, Producers
* "The Kids Are All Right" Gary Gilbert, Jeffrey Levy-Hinte and Celine Rattray, Producers
* "The King's Speech" Iain Canning, Emile Sherman and Gareth Unwin, Producers
* "127 Hours" Christian Colson, Danny Boyle and John Smithson, Producers
* "The Social Network" Scott Rudin, Dana Brunetti, Michael De Luca and Ceán Chaffin, Producers
* "Toy Story 3" Darla K. Anderson, Producer
* "True Grit" Scott Rudin, Ethan Coen and Joel Coen, Producers
* "Winter's Bone" Anne Rosellini and Alix Madigan-Yorkin, Producers
Actor in a Leading Role
* Javier Bardem in "Biutiful"
* Jeff Bridges in "True Grit"
* Jesse Eisenberg in "The Social Network"
* Colin Firth in "The King's Speech"
* James Franco in "127 Hours"
Actress in a Leading Role
* Annette Bening in "The Kids Are All Right"
* Nicole Kidman in "Rabbit Hole"
* Jennifer Lawrence in "Winter's Bone"
* Natalie Portman in "Black Swan"
* Michelle Williams in "Blue Valentine"
Actor in a Supporting Role
* Christian Bale in "The Fighter"
* John Hawkes in "Winter's Bone"
* Jeremy Renner in "The Town"
* Mark Ruffalo in "The Kids Are All Right"
* Geoffrey Rush in "The King's Speech"
Actress in a Supporting Role
* Amy Adams in "The Fighter"
* Helena Bonham Carter in "The King's Speech"
* Melissa Leo in "The Fighter"
* Hailee Steinfeld in "True Grit"
* Jacki Weaver in "Animal Kingdom"
Directing
* "Black Swan" Darren Aronofsky
* "The Fighter" David O. Russell
* "The King's Speech" Tom Hooper
* "The Social Network" David Fincher
* "True Grit" Joel Coen and Ethan Coen
Writing (Adapted Screenplay)
* "127 Hours" Screenplay by Danny Boyle & Simon Beaufoy
* "The Social Network" Screenplay by Aaron Sorkin
* "Toy Story 3" Screenplay by Michael Arndt; Story by John Lasseter, Andrew Stanton and Lee Unkrich
* "True Grit" Written for the screen by Joel Coen & Ethan Coen
* "Winter's Bone" Adapted for the screen by Debra Granik & Anne Rosellini
Writing (Original Screenplay)
* "Another Year" Written by Mike Leigh
* "The Fighter" Screenplay by Scott Silver and Paul Tamasy & Eric Johnson;
Story by Keith Dorrington & Paul Tamasy & Eric Johnson
* "Inception" Written by Christopher Nolan
* "The Kids Are All Right" Written by Lisa Cholodenko & Stuart Blumberg
* "The King's Speech" Screenplay by David Seidler
Animated Feature Film
* "How to Train Your Dragon" Chris Sanders and Dean DeBlois
* "The Illusionist" Sylvain Chomet
* "Toy Story 3" Lee Unkrich
Art Direction
* "Alice in Wonderland"
Production Design: Robert Stromberg; Set Decoration: Karen O'Hara
* "Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1"
Production Design: Stuart Craig; Set Decoration: Stephenie McMillan
* "Inception"
Production Design: Guy Hendrix Dyas; Set Decoration: Larry Dias and Doug Mowat
* "The King's Speech"
Production Design: Eve Stewart; Set Decoration: Judy Farr
* "True Grit"
Production Design: Jess Gonchor; Set Decoration: Nancy Haigh
Cinematography
* "Black Swan" Matthew Libatique
* "Inception" Wally Pfister
* "The King's Speech" Danny Cohen
* "The Social Network" Jeff Cronenweth
* "True Grit" Roger Deakins
Costume Design
* "Alice in Wonderland" Colleen Atwood
* "I Am Love" Antonella Cannarozzi
* "The King's Speech" Jenny Beavan
* "The Tempest" Sandy Powell
* "True Grit" Mary Zophres
Documentary (Feature)
* "Exit Through the Gift Shop" Banksy and Jaimie D'Cruz
* "Gasland" Josh Fox and Trish Adlesic
* "Inside Job" Charles Ferguson and Audrey Marrs
* "Restrepo" Tim Hetherington and Sebastian Junger
* "Waste Land" Lucy Walker and Angus Aynsley
Documentary (Short Subject)
* "Killing in the Name" Nominees to be determined
* "Poster Girl" Nominees to be determined
* "Strangers No More" Karen Goodman and Kirk Simon
* "Sun Come Up" Jennifer Redfearn and Tim Metzger
* "The Warriors of Qiugang" Ruby Yang and Thomas Lennon
Film Editing
* "Black Swan" Andrew Weisblum
* "The Fighter" Pamela Martin
* "The King's Speech" Tariq Anwar
* "127 Hours" Jon Harris
* "The Social Network" Angus Wall and Kirk Baxter
Foreign Language Film
* "Biutiful" Mexico
* "Dogtooth" Greece
* "In a Better World" Denmark
* "Incendies" Canada
* "Outside the Law (Hors-la-loi)" Algeria
Makeup
* "Barney's Version" Adrien Morot
* "The Way Back" Edouard F. Henriques, Gregory Funk and Yolanda Toussieng
* "The Wolfman" Rick Baker and Dave Elsey
Music (Original Score)
* "How to Train Your Dragon" John Powell
* "Inception" Hans Zimmer
* "The King's Speech" Alexandre Desplat
* "127 Hours" A.R. Rahman
* "The Social Network" Trent Reznor and Atticus Ross
Music (Original Song)
* "Coming Home" from "Country Strong" Music and Lyric by Tom Douglas, Troy Verges and Hillary Lindsey
* "I See the Light" from "Tangled" Music by Alan Menken Lyric by Glenn Slater
* "If I Rise" from "127 Hours" Music by A.R. Rahman Lyric by Dido and Rollo Armstrong
* "We Belong Together" from "Toy Story 3" Music and Lyric by Randy Newman
Short Film (Animated)
* "Day & Night" Teddy Newton
* "The Gruffalo" Jakob Schuh and Max Lang
* "Let's Pollute" Geefwee Boedoe
* "The Lost Thing" Shaun Tan and Andrew Ruhemann
* "Madagascar, carnet de voyage (Madagascar, a Journey Diary)" Bastien Dubois
Short Film (Live Action)
* "The Confession" Tanel Toom
* "The Crush" Michael Creagh
* "God of Love" Luke Matheny
* "Na Wewe" Ivan Goldschmidt
* "Wish 143" Ian Barnes and Samantha Waite
Sound Editing
* "Inception" Richard King
* "Toy Story 3" Tom Myers and Michael Silvers
* "Tron: Legacy" Gwendolyn Yates Whittle and Addison Teague
* "True Grit" Skip Lievsay and Craig Berkey
* "Unstoppable" Mark P. Stoeckinger
Sound Mixing
* "Inception" Lora Hirschberg, Gary A. Rizzo and Ed Novick
* "The King's Speech" Paul Hamblin, Martin Jensen and John Midgley
* "Salt" Jeffrey J. Haboush, Greg P. Russell, Scott Millan and William Sarokin
* "The Social Network" Ren Klyce, David Parker, Michael Semanick and Mark Weingarten
* "True Grit" Skip Lievsay, Craig Berkey, Greg Orloff and Peter F. Kurland
Visual Effects
* "Alice in Wonderland" Ken Ralston, David Schaub, Carey Villegas and Sean Phillips
* "Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1" Tim Burke, John Richardson, Christian Manz and Nicolas Aithadi
* "Hereafter" Michael Owens, Bryan Grill, Stephan Trojanski and Joe Farrell
* "Inception" Paul Franklin, Chris Corbould, Andrew Lockley and Peter Bebb
* "Iron Man 2" Janek Sirrs, Ben Snow, Ged Wright and Daniel Sudick
Monday, January 24, 2011
2011 Ahududu Ödülleri Aday Listesi Üzerine...
Yakın tarihin en rezil sinema yıllarından biri olarak hatırlanacak 2010 yılının sonrasında ödül sezonuna girmişken açıkcası yılın en kötü filmlerine verilen Razzie (Ahududu) adaylarını öğrenmek benim için Oscar adaylarını öğrenmekten daha heyecan verici. Sonuçta bu sene gereğinden çok daha fazla rezil film bahanelerine geri gelmeyecek zamanımı harcadım ve sıra yılın en iyilerine geldiğinde beş parmağı geçecek bir liste bile hazırlayamadım.
Bu senenin Razzie'lerinde M. Night Shyamalan'ın "Son Eğlence Öldürücü"nün hakettiği oranda aday olduğuna sevinmedim değil. Nadir olarak eleştirmenlerden bile daha çok seyirciye küfür kusturan bu anomali büyük ihtimalle senenin en çok "kazananı" olacaktır.
12 yaşında ekstrem kendine güvensizlikten yakınan bir kız olmadığım için ilk Twilight filminden sonra bu nedense bayılılan seriyi Stephanie Mayer'in bir kitap serisiyle yüzlerce yıllık vampir mitolojisinin karizmasına yaptığı gibi terk ettim. Serinin diğer filmleri de ilk Twilight gibiyse Eclipse, Razzie ödüllerini fazlasıyla hak ediyor demektir.
Sıra bu listede kesinlikle olması gereken ve umarsızca esgeçilen şaheserlere geldiğinde ilk olarak akla iki muhteşem çocuk filmi geliyor. Razzie'ler Gulliver'in Gezileri'ne sadece bir adaylık vermiş ve Ayı Yogi'ye bir adaylık bile nasıl olmaz? Anlıyorum, Ayı Yogi Razzie verilecek kadar bile önemli değil ama en azından en çok beş günde çekilip efektleri iki MacBook Air ile yapılmış izlenimi veren blockbuster filmi adayı olabilirdi.
Diğer yandan A-Takımı ve Knight and Day'in en fazla kullanımdan yalama olmuş aksiyon montajı ödülünü kapması lazımdı. Bu senenin Razzie sonuçlarını açıkcası Oscar'lardan daha merakla bekliyorum.
Full Liste Aşağıda:
WORST PICTURE
THE BOUNTY HUNTER (Columbia Pictures/Relativity Media)
THE LAST AIRBENDER (Paramount/Nickelodeon Movies)
SEX & THE CITY #2 (Warner Bros/New Line/HBO Pictures)
TWILIGHT SAGA: ECLIPSE (Summit Entertainment)
VAMPIRES SUCK (20th Century-Fox/Regency Enterprises)
WORST ACTOR
Jack Black / GULLIVER’S TRAVELS
Gerard Butler / THE BOUNTY HUNTER
Ashton Kutcher / KILLERS and VALENTINE’S DAY
Taylor Lautner / TWILIGHT SAGA: ECLIPSE and VALENTINE’S DAY
Robert Pattinson / REMEMBER ME and TWILIGHT SAGA: ECLIPSE
WORST ACTRESS
Jennifer Aniston / THE BOUNTY HUNTER and THE SWITCH
Mylie Cyrus / THE LAST SONG
Sarah Jessica Parker, Kim Cattrall, Kristin Davis & Cynthia Nixon / SEX & THE CITY 2
Megan Fox / JONAH HEX
Kristen Stewart / TWILIGHT SAGA: ECLIPSE
WORST SUPPORTING ACTRESS
Jessica Alba / THE KILLER INSIDE ME, LITTLE FOCKERS, MACHETE and VALENTINE’S DAY
Cher / BURLESQUE
Liza Minnelli / SEX & THE CITY 2
Nicola Peltz / THE LAST AIRBENDER
Barbra Streisand / LITTLE FOCKERS
WORST SUPPORTING ACTOR
Billy Ray Cyrus / THE SPY NEXT DOOR
George Lopez / MARMADUKE, THE SPY NEXT DOOR and VALENTINE’S DAY
Dev Patel / THE LAST AIRBENDER
Jackson Rathbone / THE LAST AIRBENDER and TWILIGHT SAGA: ECLIPSE
Rob Schneider / GROWN UPS
WORST EYE-GOUGING MIS-USE Of 3-D (Special Category for 2010!)
CATS & DOGS #2: REVENGE OF KITTY GALORE
CLASH OF THE TITANS
THE LAST AIRBENDER
NUTCRACKER 3-D
SAW 3-D (aka SAW VII)
WORST SCREEN COUPLE / WORST SCREEN ENSEMBLE
Jennifer Aniston & Gerard Butler / THE BOUNTY HUNTER
Josh Brolin’s Face & Megan Fox’s Accent / JONAH HEX
The Entire Cast of THE LAST AIRBENDER
The Entire Cast of SEX & THE CITY #2
The Entire Cast of TWILIGHT SAGA: ECLIPSE
WORST DIRECTOR
Jason Friedberg & Aaron Seltzer / VAMPIRES SUCK
Michael Patrick King / SEX & THE CITY #2
M. Night Shyamalan / THE LAST AIRBENDER
David Slade / TWILIGHT SAGA: ECLIPSE
Sylvester Stallone / THE EXPENDABLES
WORST SCREENPLAY
LAST AIRBENDER Written by M. Night Shyamalan, based on the TV series created by Michael Dante DiMartino and Brian Konietzko
LITTLE FOCKERS, Written by John Hamburg and Larry Stuckey, based on Characters Created by Greg Glenna & Mary Roth Clarke
SEX & THE CITY #2, Written by Michael Patrick King, Based on the TV Series Created by Darren Star
TWILIGHT SAGA: ECLIPSE, Screenplay by Melissa Rosenberg, Based on the Novel by Stephenie Meyer
VAMPIRES SUCK, Written by Jason Friedberg & Aaron Seltzer
WORST PREQUEL, REMAKE, RIP-OFF or SEQUEL (Combined Category for 2010)
CLASH OF THE TITANS
THE LAST AIRBENDER
SEX & THE CITY #2
TWILIGHT SAGA: ECLIPSE
VAMPIRES SUCK!
Bu senenin Razzie'lerinde M. Night Shyamalan'ın "Son Eğlence Öldürücü"nün hakettiği oranda aday olduğuna sevinmedim değil. Nadir olarak eleştirmenlerden bile daha çok seyirciye küfür kusturan bu anomali büyük ihtimalle senenin en çok "kazananı" olacaktır.
12 yaşında ekstrem kendine güvensizlikten yakınan bir kız olmadığım için ilk Twilight filminden sonra bu nedense bayılılan seriyi Stephanie Mayer'in bir kitap serisiyle yüzlerce yıllık vampir mitolojisinin karizmasına yaptığı gibi terk ettim. Serinin diğer filmleri de ilk Twilight gibiyse Eclipse, Razzie ödüllerini fazlasıyla hak ediyor demektir.
Sıra bu listede kesinlikle olması gereken ve umarsızca esgeçilen şaheserlere geldiğinde ilk olarak akla iki muhteşem çocuk filmi geliyor. Razzie'ler Gulliver'in Gezileri'ne sadece bir adaylık vermiş ve Ayı Yogi'ye bir adaylık bile nasıl olmaz? Anlıyorum, Ayı Yogi Razzie verilecek kadar bile önemli değil ama en azından en çok beş günde çekilip efektleri iki MacBook Air ile yapılmış izlenimi veren blockbuster filmi adayı olabilirdi.
Diğer yandan A-Takımı ve Knight and Day'in en fazla kullanımdan yalama olmuş aksiyon montajı ödülünü kapması lazımdı. Bu senenin Razzie sonuçlarını açıkcası Oscar'lardan daha merakla bekliyorum.
Full Liste Aşağıda:
WORST PICTURE
THE BOUNTY HUNTER (Columbia Pictures/Relativity Media)
THE LAST AIRBENDER (Paramount/Nickelodeon Movies)
SEX & THE CITY #2 (Warner Bros/New Line/HBO Pictures)
TWILIGHT SAGA: ECLIPSE (Summit Entertainment)
VAMPIRES SUCK (20th Century-Fox/Regency Enterprises)
WORST ACTOR
Jack Black / GULLIVER’S TRAVELS
Gerard Butler / THE BOUNTY HUNTER
Ashton Kutcher / KILLERS and VALENTINE’S DAY
Taylor Lautner / TWILIGHT SAGA: ECLIPSE and VALENTINE’S DAY
Robert Pattinson / REMEMBER ME and TWILIGHT SAGA: ECLIPSE
WORST ACTRESS
Jennifer Aniston / THE BOUNTY HUNTER and THE SWITCH
Mylie Cyrus / THE LAST SONG
Sarah Jessica Parker, Kim Cattrall, Kristin Davis & Cynthia Nixon / SEX & THE CITY 2
Megan Fox / JONAH HEX
Kristen Stewart / TWILIGHT SAGA: ECLIPSE
WORST SUPPORTING ACTRESS
Jessica Alba / THE KILLER INSIDE ME, LITTLE FOCKERS, MACHETE and VALENTINE’S DAY
Cher / BURLESQUE
Liza Minnelli / SEX & THE CITY 2
Nicola Peltz / THE LAST AIRBENDER
Barbra Streisand / LITTLE FOCKERS
WORST SUPPORTING ACTOR
Billy Ray Cyrus / THE SPY NEXT DOOR
George Lopez / MARMADUKE, THE SPY NEXT DOOR and VALENTINE’S DAY
Dev Patel / THE LAST AIRBENDER
Jackson Rathbone / THE LAST AIRBENDER and TWILIGHT SAGA: ECLIPSE
Rob Schneider / GROWN UPS
WORST EYE-GOUGING MIS-USE Of 3-D (Special Category for 2010!)
CATS & DOGS #2: REVENGE OF KITTY GALORE
CLASH OF THE TITANS
THE LAST AIRBENDER
NUTCRACKER 3-D
SAW 3-D (aka SAW VII)
WORST SCREEN COUPLE / WORST SCREEN ENSEMBLE
Jennifer Aniston & Gerard Butler / THE BOUNTY HUNTER
Josh Brolin’s Face & Megan Fox’s Accent / JONAH HEX
The Entire Cast of THE LAST AIRBENDER
The Entire Cast of SEX & THE CITY #2
The Entire Cast of TWILIGHT SAGA: ECLIPSE
WORST DIRECTOR
Jason Friedberg & Aaron Seltzer / VAMPIRES SUCK
Michael Patrick King / SEX & THE CITY #2
M. Night Shyamalan / THE LAST AIRBENDER
David Slade / TWILIGHT SAGA: ECLIPSE
Sylvester Stallone / THE EXPENDABLES
WORST SCREENPLAY
LAST AIRBENDER Written by M. Night Shyamalan, based on the TV series created by Michael Dante DiMartino and Brian Konietzko
LITTLE FOCKERS, Written by John Hamburg and Larry Stuckey, based on Characters Created by Greg Glenna & Mary Roth Clarke
SEX & THE CITY #2, Written by Michael Patrick King, Based on the TV Series Created by Darren Star
TWILIGHT SAGA: ECLIPSE, Screenplay by Melissa Rosenberg, Based on the Novel by Stephenie Meyer
VAMPIRES SUCK, Written by Jason Friedberg & Aaron Seltzer
WORST PREQUEL, REMAKE, RIP-OFF or SEQUEL (Combined Category for 2010)
CLASH OF THE TITANS
THE LAST AIRBENDER
SEX & THE CITY #2
TWILIGHT SAGA: ECLIPSE
VAMPIRES SUCK!
Monday, January 17, 2011
Bir Filmi Film Yapan Yan Karakterler Bölüm 1: Albay Kilgore
Bence gelmiş geçmiş en iyi Vietnam filmi Kubrick'den Full Metal Jacket'tır. Diğer yandan Vietnam'da geçmesine rağmen "savaş" kavramını acımasızca gerçek anlamda bir cehenneme çevirmesi sayesinde Coppola'nın Apocalypse Now, en başarılı savaş filmidir. Bu muhteşem savaş klasiğini halen izlememiş bir sinemaseverseniz lütfen kendinize bir iyilik yapın ve en kısa zamanda ya filmin 1979 orjinal, veya 4 saatlik 2001 Redux versiyonunu ele geçirin, ışıkları söndürün, mumları yakın ve deliliğin sınırlarında gezinmeye hazır olun.
Apocalypse Now denince genelde akla ilk gelen isim Marlon Brando'nun şifreli ve gizem dolu, muazzam oyunculuğu (Brando'nun beklenmedik kilo artısı sebebiyle) çoğunlukla karanlıkta kalan Albay Kurtz performansıdır. Fakat bence filmin en güçlü karakteri, çoğu zaman unutulan savaş bağımlısı, ucundan psikopat korku bilmez Albay Kilgore (Öldür-Kan) dur.
Robert Duvall'ın karakterin her absürdlüğüne rağmen bir an bile seyirciye sırıtmayan performansı sinema tarihinin en güçlü yardımcı oyunculuklarından birini yaratmakla kalmıyor, kanımca filmin en unutulmaz sahnelerine imza atıyor. Bu sahneler arasında en akılda kalanı, sonrasında gelen bir sürü başka filmde parodisi yapılan "Sabahları napalm'ın kokusuna bayılırım" konuşmasıdır. Sürülerce defa tekrar edilmesine rağmen orjinal sahneyi izlemek halen hayret uyandıran bir deneyim. Fakat bu ünlü repliğin dışında sahnenin en güçlü tarafı bence Kilgore'un son repliği:
Kilgore, napalm konuşmasından sonra "Biliyorsun, bu savaş bir gün bitecek" der ve seyirci olarak uzun, artistik bir monolog beklerken Kilgore basitçe kalkar ve ekranı terk eder. Söylenebilecek başka ne vardır ki? Filmi bir kez daha izleyecek olanlara tavsiyem, Robert Duvall'in Kilgore'una daha bir dikkatle bakmanız.
Apocalypse Now denince genelde akla ilk gelen isim Marlon Brando'nun şifreli ve gizem dolu, muazzam oyunculuğu (Brando'nun beklenmedik kilo artısı sebebiyle) çoğunlukla karanlıkta kalan Albay Kurtz performansıdır. Fakat bence filmin en güçlü karakteri, çoğu zaman unutulan savaş bağımlısı, ucundan psikopat korku bilmez Albay Kilgore (Öldür-Kan) dur.
Robert Duvall'ın karakterin her absürdlüğüne rağmen bir an bile seyirciye sırıtmayan performansı sinema tarihinin en güçlü yardımcı oyunculuklarından birini yaratmakla kalmıyor, kanımca filmin en unutulmaz sahnelerine imza atıyor. Bu sahneler arasında en akılda kalanı, sonrasında gelen bir sürü başka filmde parodisi yapılan "Sabahları napalm'ın kokusuna bayılırım" konuşmasıdır. Sürülerce defa tekrar edilmesine rağmen orjinal sahneyi izlemek halen hayret uyandıran bir deneyim. Fakat bu ünlü repliğin dışında sahnenin en güçlü tarafı bence Kilgore'un son repliği:
Kilgore, napalm konuşmasından sonra "Biliyorsun, bu savaş bir gün bitecek" der ve seyirci olarak uzun, artistik bir monolog beklerken Kilgore basitçe kalkar ve ekranı terk eder. Söylenebilecek başka ne vardır ki? Filmi bir kez daha izleyecek olanlara tavsiyem, Robert Duvall'in Kilgore'una daha bir dikkatle bakmanız.
Subscribe to:
Comments (Atom)















