Thursday, December 30, 2010

True Grit

1969 yapımı John Wayne klasiğinin yeniden çekimi olan True Grit, karanlık ve sinik dünya bakışları ile tanınan Coen kardeşlerden şiddet dolu konusuna rağmen şaşırtıcı derecede şefkatli ve romantize edilmiş klasik tarz bir western. Kardeşler Clint Eastwood'un modern western şaheseri Unforgiven'ın yaptığı gibi türün kitabını baştan yazmıyorlar belki, ama gayet güçlü ve akılda kalır bir western yaratıyorlar.

Geçen sene Crazy Heart'ın televizyon filmi tarzı hikayesini (ki film orjinal olarak Country Musıc Channel için çekilmişti) tek başına taşıyan alkolik country şarkıcısı rolüyle "Yaşamboyu başarı ödülü" misali en iyi erkek oyuncu Oscar'ını eve götüren Jeff Bridges'in bence asıl "sessiz karizmatik cool kovboy" klişesini alaşağı eden geveze olduğu kadar merhametsiz Rooster Cogburn performansıyla bu yılın Oscar'ını kazanması lazım.

Bridges ile beraber babasının katilinin peşini bırakmamaya kararlı 14 yaşında Mattie Ross rolünde Haile Steinfeld'in de Oscar'larda hatırının sayılması lazım.

Sunday, December 19, 2010

Black Swan

Darren Aranofsky'nin harikülade "Black Swan"ına New York bale dünyasındaki güç savaşlarını betimleyen pembe dizimsi bir melodram umarak giden seyirci, gayet ilginç bir gece geçirecek. Diğer yandan Testere tarzı şiddet ve gore dolu bir kan terapisi izlemeye gelen seyirci de uzun bale sahneleri ve filmin acımasız bir dürüstlükle betimlediği bale dünyasından ne anlam çıkaracak belirsiz.

En basitinden "David Lynch'ten Kulu Balesi" olarak tanımlanabilecek, Mulholland Drive ve Barton Fink ile aynı kümede hatrı sayılacak bu bale melodraması / psikolojik korku şaheserinin zaman ilerledikçe iki apayrı seyirci kitlesinden nasıl bir tepki alacağını merak ediyorum.

Natalie Portman'ın belki de şu ana kadarki en cesur performansıyla (Evet, Leon'daki 12 yaşında kiralık katili unutmuyorum) canlandırdığı mükemmelci balerina Nina'nın New York Balesi'nin Kuğu Gölü'nde başrolü kazandıktan sonra dışarıdan ve içeriden gelen yoğun baskı yüzünden akli dengesini kaybetmeye başlamasını izliyoruz. Filmin muazzam finaline gelmeden türlü sürprizlerini bozmamak için şimdilik burada bitirelim yazıyı...

Tuesday, December 14, 2010

Inception Blu-Ray Notları

Christopher Nolan'ın entellektüel blockbuster'ı Inception'ın "Sinema tarihinde görülmemiş bir şaheser"den "Dünya tarihinde gelmiş geçmiş en mantıksız, gereksiz ve saçma şey"e uzanan bitmek bilmeyen tartışmalarla dolu sinema macerası biteli kaç ay oldu ve yakın tarihin en "eh" dedirten sinema yılı 2010'un tartışmasız en iyi filmi sonunda Blu-Ray'de çıktı.

Filmi sinemada iki kez izledikten sonra aylar boyunca anti-Nolan kişiliklerle Inception'un neden sırf kafa karıştırsın da bir şey zannedilsin diye rastgele bir kaç ipsiz sapsız filozofik teorinin Matrix bozması bir şablona oturtturulduğu "zırtapoz" bir film olmadığını, kafatasımızın arkasındaki yumuşak dokuyu azıcık masajladığımızda aslında bu karmaşa içinde biraz da olsun elle tutulur bir mantık olduğunu az tartışmadım.

Son aylarda bu hiddetli tartışmalar giderek seyrekleşti ve bu sayede Inception'u bir kez daha taze bir beyinle izleme şansına sahip oldum. Bir bakıma her hangi bir filmin seyircide kalıcı olup olmayacağı, aylar, yıllar sonra izlenimle aynı tazeliği koruyabilmesine bağlı.  Bu doğruda benim için en önemli testlerden biri sinemada bayıldığım bir filmin aylar sonra evde izlendiğinde aynı etkiyi koruyabilmesinde. Bir yanda Avatar gibi filmler var, evde izlendiğinde kendini sinemadan daha çok sevdiren, diğer yanda ise Where The Wıld Things Are gibi, sinemada izlediğimde yere göğe sığdıramadığım, evde ziyaret ettiğimde ise biraz soğuduğum yapımlar da oluyor ara sıra.

Inception ise evde neredeyse sinemada hissettiğim heyecanı yaşattı, hatta filmi yer yer durdurup ilk bakışta gözümün algılamadığı detayları başa sarıp bir kez daha izleme şansına eriştiğim için hem beyinsel, hemde duygusal anlamda daha da doyurucu bir deneyime yol açtı.

Filmi durdurma ve başa sarma imkanım olmasaydı (AMAN AMANN, SPOILER ALERT!!!) Cobb'un "yüzüksüzken gerçek hayatta, yüzüklüyken rüyada" teorisini kendi gözlerimle gözlemlemek, son sahnede çocukların değişik oyuncular tarafından canlandırdıldığını fark etmek, diğer yandan gerçek hayatta geçmesini öngördüğümüz bir çekimde arka planda bir an Cobb'un ölü eşi Mal'ı görmek imkan olmayacaktı.

Peki siz neler fark ettiniz Inception'ı Blu-Ray'de veya DVD'de bir daha ziyaret ettiğinizde?

Thursday, December 9, 2010

Roger Waters: The Wall

Dün akşam San Jose'nin kocaman HP Pavillion Arena'sında mekanın boyutuna uygun düzeyde muhteşem bir konser/şova tanık oldum. Pink Floyd'un kurucularından Roger Waters'ın, bir nevi kendi bebeği olan efsanevi Pink Floyd çifte konsept albümü The Wall'un piyasaya sürülmesinden 30 sene sonra imkansızı başarıp eskiliğini bir an bile göstermeyen taptaze gösterisi, adeta harikülade bir müzik, ışık ve performans bombardımanıydı.

Benim gibi albümü çocukluğundan beri ezbere bilen, 1982 yapımı film adaptasyonu ile Berlin duvarının yıkılması anısına duvarın mekanında gerçekleştirilen gösteriyi onlarca, yüzlerce kez izlemiş hayranlar için bile dolu sürprizler ve yepyeni heyecanlar vardı gösteride. Bu sürprizlerin belki de en etkileyicisi 67 yaşındaki Roger Waters'ın sesinin 30 yıl önceki haline bile taş çıkarmasıydı. Bu fenomen özellikle Waters'ın 1980 versiyonu ile "düet" yaptığı "Mother" şarkısında kendini iyice gösteriyor.

Şovun benim için en ilgi çekici tarafı, zamanında İkinci Dünya Savaşı ve 80li yıllarda İngiltere'de yükselmeye başlayan faşizme göndermede bulunan albümün ve gösterinin, günümüz savaşlarına, liderlerine ve teknolojisine yaptığı göndermeler ile gayet güncel bir yapıya sahip olmasıydı.

Kocaman bir uçak modelinin devasa "duvar"a çarptığı alev ve ışık şovu "In The Flesh"ten, kapitalizmi temsil ederken aynı anda Pink Floyd'un bir diğer konsept albümü "Animals"a da göndermede bulunan domuz balonunun seyircinin üstünde uçtuğu "Run Like Hell"e, San Jose'li çocukların sahnede Roger Waters'a eşlik ettiği "Another Brick in the Wall Part 2"dan mütevazi final şarkısı "Outside the Wall"a kadar bir an bile enerjisinden ödün vermeyen 30 yıllık bir dev geldi geçti, bize de uzun uzun alkışlamak kaldı 67'lik Roger "dede"yi.

Tuesday, November 30, 2010

127 Saat


Slumdog Millionaire'in Oscar başarısının ardından yönetmen Danny Boyle, daha yüksek bütçeli ve daha epik boyutlarda bir film yerine daha küçük ve kişisel bir yapım ile karşımıza çıkıyor.

127 Saat, Utah kanyonlarında gezerken sağ elini bir kaya parçası altında filme adını veren süre boyunca sıkışıp kalan maceraperest Aron Ralston'un (James Franco) ölümle yaşam arasında verdiği mücadeleyi anlatıyor.

Bir bakıma Ryan Reynolds'lu Toprak Altında'nın daha gerçekçi ve daha az sansasyonalist bir versiyonu 127 Saat, her ne kadar Toprak Altında'yı ayrı sebeplerden neredeyse aynı oranda sevsem de.

Boyle'un çeşitli flashback'leri ve serabımsı görselleri araya sıkıştıran kinetik yönetimi ve Franco'nun güçlü performansı ile unutulur bir "deney" olmaktan çıkıp, başlangıç ve bitiş karelerinde gösterdiği gibi bütün teknolojik gelişmelerimize rağmen doğa karşısında halen ne kadar aciz olduğumuzu bir kez daha kanıtlayan etkileyici bir yapım 127 saat.