Tuesday, March 29, 2011

Geçen Haftanın Blu-Ray Maceraları: Potemkin Zırhlısı, Psycho ve The Thin Red Line

Geçen hafta eşimin ailesini ziyarete gitmesini ve bazı arkadaşlarımın şehir dışına kaçmalarını fırsat bilerek kendime küçük bir film festivali düzenlemeye karar verdim. Bu sayede uzun zamandır izlemeye fırsat bulamadığım, Blu-Ray raflarımda toz biriktiren bir kaç klasik şaheseri evimdeki projeksiyon sisteminde izleme şansım oldu.

İlk olarak 2010 restorasyonundan direk olarak Blu-Ray'a aktarılmış, Eisenstein'ın modern sinemanın babası kabul edilen şaheseri Potemkin Zırhlısı'na elim gitti. Günümüze kadar kullanılan ve sinema hayatına devam ettikçe kullanılacak olan montaj tekniklerini yaratmış, modern zamanda artık normal olarak kabul ettiğimiz, fakat seksen altı yıl önce görülmemiş bir anlatım ve yapıya sahip olan bu muazzam  film hakkında söylenmemiş ne söylenebilir ki? Tek diyebileceğim, eğer bir sinema sever olarak halen izlemediyseniz  hemen bulup izleyin. Sonuçta Potemkin, Sinema dersi 101'dir.

Potemkin'i daha önce onlarca kez çamur gibi TRT gösterimlerinde, silik VHS kopyalarında ve yalapşap bir araya getirilmiş DVDlerde izledim ama hiç bu kadar detaylı ve parlak izleme şansım olmamıştı. Filmi önceki transferlerinde çok karanlık ve boğuk gözüktüğü için kapattıysanız bu Blu-Ray'i bulup bir şans daha verin bence. Ayrıca filmin orjinal müziği de Eisenstein'ın notlarına göre 5.1 sesle restore edilmiş. Bu seferki izleyişimde en çok göze çarpan özellik Odessa merdivenleri sekansının eskiliğine rağmen halen ne kadar dinamik olduğunu fark etmem. Bu harika sekans ile Eisenstein belki de sinema tarihinin ilk aksiyon set-piece'ine imza attı.

Eisenstein'dan Hitchcock'a direkt bir geçiş ile yıllar sonra ilk defa ustanın en iyi üç filminden biri olduğunu düşündüğüm Psycho'yu (North by Northwest'in hala kalbimde ayrı bir yeri var ve Vertigo Blu-Ray'de çıktığı an kapacağım) tekrar izledim. Aranızda Psycho denince aklına ilk olarak 1998 yapımı gereksiz yeniden çekimler şampiyonu versiyonu getiren varsa lütfen okumayı burada durdursun.

Elli yıldır popüler kültürün vazgeçilmez bir parçası olmuş filme taze gözlerle bakmak zor tabi. Sonuçta filmi izlememiş olanlar bile ünlü duş sekansını, filmin şok edici finalini biliyordur. Fakat bir an için kendimizi 1960 seyircisinin yerine koyalım. O ana kadar benzeri görülmemişi bırakın, Testere'nin kan ve gore şölenlerinin alışılagelmiş olduğu günümüze göre bile halen temel ürpertisini olduğu gibi koruyan yapımın seyirci üzerinde ne tür bir etki yarattığını düşünün.

Film vizyona girmeden önce Hitch, tek bir karesini bile seyirciye göstermemiş, yani seyirci ne göreceğini bilmeden sırf Hitchcock ismine güvenerek gitmiş. Bu gerçeği bilen Hitch, filmin ilk yarısında seyirci ile mükemmel bir biçimde oynuyor ve zamanın büyük yıldızı Janet Leigh'nin 40.000 doları çalıp kaçmasının hikayesini gösteriyor. Bu bakımdan aslında gayet sıradan bir suç filmi olarak başlıyor film.

Fakat Marion'un Bates Motel'e varmasıyla Hitch, şok edici bir 180 yapıyor ve seyircinin ağzı açık kalıyor. Fazla detaya girmeden şu tür bir yakıştırmada bulunayım: Sandra Bullock'lu alışılagelmiş bir suç dramasının ortasında Bullock'un canlandırdığı karakterin Hostel tarzı bir kan, kopan uzuvlar ve bağırsaklarla dolu bir ölüme kurban gittiğini düşünün. Seyircinin 1960 yılında yaşadığı şoka az biraz yaklaştık demektir.

Son olarak Terence Malick'in "görsel şiir"i Thin Red Line'ın Criterion destekli Blu-Ray'ine sıra geldi ve bu konuda tek söyleyebileceğim bu filmin ve Blu-Ray transferinin gerçek anlamda bir görsel şölen sunduğu.

Malick'in yavaşlığı ve teatral anlatımı yüzünden haksızca eleştirilen filmi bence benzeri görülmemiş bir şaheser. Filmi izlerken Saving Private Ryan tarzı bir 2. Dünya Savaşı aksiyonu değil de insanın doğaya ve kendine olan savaşı sonucu aklını ve ruhunu kaybetmesi üzerine muazzam incelik ve hassasiyet ile elden geçirilmiş bir şiir olduğunu akla getirin.

Wednesday, March 16, 2011

BLOGSPOT SANSÜR

Merhaba arkadaşlar. Geçenlerde Blogspot'un sebepsizce Türkiye'de sansürlendiğini öğrendim. Bu konuda ne yazık ki söylenecek çok şey var ama bu tarz bir sinema blogunda bu tür politik meselelere girmek istemiyorum açıkçası.

Sansür sırasında bu bloga yazmaya devam edeceğim. Fakat aranızda blogu görmekte problem yaşayanlar varsa (Şimdilik) sansürlenmemiş olan Wordpress bloguma üye olabilir:

http://oktayegekozak.wordpress.com/

Wordpress ve Blogger bloglarımı kelimesi kelimesine aynı tutmaya çalışacağım yani sadece bir bloga üye olursanız pek bir şey kaçırmamış olacaksınız. Fakat bu iki bloga birden üye olamayacağınız anlamına gelmiyor tabi.

Yeni yazılarda görüşmek üzere...

Monday, March 14, 2011

Metropolis Blu-Ray Notları

Fritz Lang'ın Yıldız Savaşları'ndan Blade Runner'a sayısız bilim-kurgu filmine direk ilham olmuş bilim-kurgu şaheseri Metropolis'in iki buçuk saatlik tam versiyonu 1927 premiyerinden beri kayıptı. O günden beri süresi 80 dakikaya kadar kısaltılan versiyonundan, Lang'ın notlarına göre eksik sahnelerin yazılı anlatımlarla desteklendiği yalapşap 120 dakikalık versiyonuna kadar bir sürü değişik Metropolis ortalıkta dolaştı. Hatta 80lerin synthesizer kralı Giorgio Moroder, 1984 yılında zamanın pop şarkıları ile dolu altyazılı bir versiyonunu bile vizyona sokmuştu.

2008 yılında bir mucize gerçekleşti ve Metropolis'in 1927 premiyer versiyonuna neredeyse %100 benzeyen bir kopyası şans eseri Arjantin'de bulundu! O kopyada bulunan eksik sahneler hemen filmin bilinen en tam versiyonu ile bir araya getirildi ve Tamamlanmış Metropolis olarak piyasaya sürüldü.

Filmi projeksiyon sistemimde izlerken haliyle ilk göze takılan özellik Arjantin kopyasından direkt alınan eksik sahnelerin muazzam bir incelik ile elden geçirilmiş harikülade restorasyonun yanında inanılmaz çizik dolu, sönük ve boğuk gözükmesi. Sonuçta 80 yıldan fazladır bakımsızlıktan yakınan bir kopyadan bahsediyoruz, restorasyonu bırakın, bu görüntülerin yokolmamış olması bile mucize. Bu yüzden bu konuda yapılacak bir şey yok haliyle.

Fakat filmin elde bulunan, bilinen sahnelerinin restorasyonu tek kelime ile mükemmel. Bazı çekimlerde, mesela işçilerin sırayla makinalara süründüğü sahnede film sanki 84 yıl önce değil de, dün çekilmiş gibi bir detaya sahip. Daha önce izlediğim kopyaların hiç biri, bu detayın ve güzelliğin yakınına bile yaklaşamıyor. Eğer bir Metropolis hayranı iseniz, bu kopyayı edinmeyi görev bilin.

Tamamlanmış versiyonu ile Metropolis, sonunda Lang'ın istediği 3 perde yapısına mükemmel bir biçimde oturuyor ve sonsuz etkileyici epik bir bilim-kurgu hikayesi sunuyor, her adımda bilim-kurgu sinemasının kurallarını yaratarak. Eğer DW Griffith, Birth of a Nation ile sinemanın babası olmuşsa, Metropolis ile Lang'a bilim-kurgu hakkında aynı benzetmede bulunmak doğru değil midir?

Robot dizaynından muazzam futuristik şehir görüntülerine kadar halen hayret uyandıran bu şaheseri izlememiş olanları müthiş bir seyir bekliyor. Yanlız aklınızda bulunsun, Complete Metropolis'ten başka bir DVD veya Blu-Ray'e eliniz gitmesin.

Monday, March 7, 2011

RANGO

Sinemayla, özellikle westernlerle ne kadar haşır neşirseniz Rango o kadar hoşunuza gidecektir. Eğer "Sergio Leone, Sam Peckinpah ve Hunter S. Thompson bir Pixar filmi çekseydi neye benzerdi?" diye merak ettiyseniz, Rango'dan daha uzağa bakmanıza gerek yok.

Filmin yer yer şiddetli, yer yer gayet yetişkin esprilere yer veren muazzam senaryosu, her daim yaratıcı ve görsel açıdan büyüleyici ucundan abstrakt dizaynları hemen "çocuk filmi" kelimelerini akla getirmiyor belki fakat bence Rango'nun şirinimsi fragmanlarına rağmen amacı da bu değil bence.

Johnny Depp'in nevrotik ve muazzam gösterişçi egomanyak bukalemun Rango performansından güç alan yapım, başlı başına yetişkin bir western macera sunuyor. Sadece gerçek oyuncular yerine animasyon ile anlatılmış, o kadar.

Filmin Apocalypse Now'dan Chinatown'a türlü türlü göndermelerini bozmamak için fazla detaya girmek istemiyorum ama Rango'nun yapımcısı ILM'in ve Karayip Korsanları'ndan tanınan, fakat geçmişte Weather Man gibi değeri anlaşılmamış yapımlara imza atmış yönetmen Gore Verbinski'nin Pixar'ın tahtına en azından bu sene için oturduğu kesin. Özellikle Pixar'ın bu sene Arabalar 2'yi vizyona sokacağını akla getirirsek.

Wednesday, March 2, 2011

2010 Oscar Ödülleri: ZZZZZZZZZZZZZZZ...

Korktuğum başıma geldi ve en iyi film Oscar'ına aday olan 10 filmden izlemediğim tek yapım The King's Speech ödülü kaptı. Kaptı ama genel olarak Oscar'lar üzerinde pek te geniş bir etki yaratmadığı kesin, bir en iyi film kazananına oranla mütevazi 4 Oscarıyla. Dürüst olalım, 11 Oscar'lı Titanik tarzı bir başarı yok karşımızda.

Eğer The King's Speech geçen pazar akşamının ruhsuz töreninin yarısı kadar bunaltıcı ve sıkıcı ise belki de filmi izlememekte iyi bir karar vermiş olabileceğimi düşünüyorum. Uzadıkça uzayan, teknik ve yaratıcılık bakımdan ana Oscar töreni yerine her sene özetini gösterdikleri bilimsel başarı ödüllerini anımsatan prosedürel bir zaman kaybı idi geçen haftanın Oscarları. Son zamanları bırakın, 1991 yılından beri canlı izlediğim törenler arasında en başarısızı oldu kanımca.

Bu problemin başında James Franco'nun sanki lise mezuniyetine gelmiş gibi fazla gevşek havasının yarattığı boşluğu Anne Hathaway'in panikleyerek fazla yapmacık mimiklerle doldurması, ve bu sayede belki de gelmiş geçmiş en kötü Oscar sunucularını yaratmaları var. Bu yorumda bulunurken David Letterman'ın sunduğu 1994 Oscar faciasını canlı izlediğimi hatırlatayım.

Letterman, işe yaramayan garip ve bayat şakalar yapmıştı belki (Durmadan "Uma" ve "Oprah" demesi mesela) ama en azından törene bir tazelik aşılamaya uğraşmıştı. Franco ve Hathaway'in varlığı ise kablolu televizyonu DVR ile ısmarladığımıza bin şükretmekten başka bir işe yaramadı.