Friday, April 29, 2011

DOG DAY AFTERNOON

Şu günler yeniden azan Sidney Lumet sevdamla geçen gün ustanın tartışılmaz şaheseri ve Amerikan sinemasının bence altın çağı acımasız 70lerin en önemli filmlerinden biri Dog Day Afternoon'u bir kez daha ziyaret ettim. Banka Soygunu Sineması alt türünü neredeyse kendi başına yaratan ve vizyona girdiği günden beri bin bir taklidinin gerilim, drama ve komedi arasındaki muazzam dengeyi aynı başarıyla tutturamadığı Dog Day Afternoon'u bilmemkaçıncı izleyişimde bu sefer Lumet'in karanlık olduğunu kadar doğal bir yaklaşımla sunduğu insan komedisinin filmin bütününü ne kadar etkilediğinin farkına vardım.

Dog Day Afternoon, çekildiği 1975 yılında nadir olan, fakat şu günler her kendini beğenmiş yönetmenin en kısa yoldan artistik inandırıcılık kazanmak için umarsızca yalama ettiği belgesel stili gerçekçiliği ile hatırlanan bir gerilim. Lumet, beceriksiz iki banka soyguncusu Sonny (Al Pacino) ve Sal'in (John Cazale) gerçek bir soygundan uyarlanmış hikayesine olabildiğince gerçeklik aşılamak için zamanında duyulmamış yöntemler kullanıyor. Açılış jeneriği hariç hiç dış müzik kullanmaması (Şebeke'de de başarıyla kullandığı bir yöntem), tansiyonun yükseldiği sahnelerde el kamerası kullanması ve hatta Sonny'nin eşi Leon ile yaptığı yürek burkan telefon konuşmasının iki tarafını birden aynı anda canlı telefon bağlantısı ile çekmesi...

Lumet her ne kadar belgesel tarzı bir yaklaşım edinse de bu stilin cılkını çıkarmıyor günümüz yönetmenleri gibi. El kamerası ve hızlı montaj gibi teknikler hikayenin tansiyonunun akışına göre hızlanıp yavaşlıyor. Karakterlerin içinde bulundukları zorluklara kıyasla sakince konuştukları sahnelerde Lumet, kamerasını gereksizce sağa sola oynatmıyor. Fakat yeri geldimi de en kinetik aksiyon yönetmenine taş çıkarıyor, Sonny'nin pencereden ateş etmesinden sonraki hızlı montajda mesela.

Fakat daha önce bahsettiğim gibi bu izleyişte filme bayağı ağırlığını koyan komedisinin zorlama absürd durumlardan değil de, ne kadar doğal insan davranışlarından oluştuğuna dikkat ettim. Filmin neredeyse kırk yıl sonra halen türünün klasiklerinden biri olarak anılmasının en büyük sebepleri arasında bence Lumet'in yarattığı bu doğal atmosfer önde. Her ne kadar gülsek te senaryoda oluşan bütün komik an, insan denen garip varlık konu olduğunda gerçekten yaşanabilecek olayları aktarıyor bence. Bu anların gerçek soygun sırasında oluştuğunu sanmıyorum, ama önemli olan oluşabileceğine inanıyor olmamız seyirci olarak.

Soygun sırasında bankada çalışan kızlardan birinin kocasının arayıp "Daha ne kadar sürecek soygun?" diye sorması, Sal'in elinde taramalı tüfekle uçmaktan korktuğunu itiraf etmesi, kameralar önünde Sonny'ye pizza getiren çocuğun "Ben bir yıldızım!" diye takla atması...


Filmin oyunculuğu, özellikle Al Pacino performansı hakkında çok yazıldı ve Pacino, kendisine gelen bütün övgüyü hakediyor. Doğal oyunculuğa erişmek isteyen aktörlerin üst üste izleyip ders almaları gereken bir performans bu. Sıra aramızdan çok erken ayrılan John Cazale'ye gelince en azından geride Baba 1 ve 2, Dog Day Afternoon ve Deer Hunter gibi şaheserler bırakmasıyla avutuyoruz kendimizi. Dürüst olalım, 50 yıl uğraşsa bu kadar etkileyici bir özgeçmişe sahip olamayan binlerce aktör var dünyada.

Monday, April 25, 2011

ROBERT PLANT AND THE BAND OF JOY

Geçen Cuma akşamı Berkeley Greek Theatre'da bir Rock efsanesinin ilerleyen yaşına cuk gibi oturan, yeni ve taze Bluegrass/Folk versiyonuna şahit olma onuruna eriştim. Kanımca gelmiş geçmiş en iyi Rock grubunu bırakın, en iyi herhangi grup Led Zeppelin'in karizmatik, hıpnotik sesiyle ruhumuza giren ve bir daha çıkmayan solisti Robert Plant'ın yeni grubu Band of Joy, Berkeley seyircine her daim yaratıcı, coşku dolu bir performans sundu.

Haliyle Plant'ın Amerikan bluegrass ve folk müziğinden esinlenen bu yeni yüzü, Led Zeppelin'in dağ deviren muazzam sert riff'lerini bekleyen, klasik Zeppelin izlemeye gelmiş seyirciyi biraz hayal kırıklığına uğratmadı değil. Konser sırasında etrafımda "Rock istiyoruz, Zeppelin istiyoruz!" diye bağıranlar hatırı sayılır sayıdaydı. Plant'ın oynak ve melankolik solo bluegrass albümünden parçaların yanında sunduğu Zeppelin uyarlamaları bile diğer şarkılarla aynı keyifte ve yumuşaklıkta bir yaklaşıma sahipti.

Mesela bilindik sert riff'leri yerine neredeyse funk'ımsı bir ritm ile çalınan Black Dog'u şarkının sözleri devreye girene kadar tanımak imkansızdı. En sevdiğim Zeppelin şarkılarından biri olan Tangerine ise eski usül bir country ballad'ına dönüştü. Bir tek Ramble On, bildiğimiz Zeppelin'i biraz olsun hatırlattı.

Bence bu yaklaşım, ilerleyen yaşlarına rağmen kendini halen 20 yaşında zannedip 1970'ten beri aynı numalarla sahneye çıkan diğer rock ikonları'nın aksine Robert Plant'e alışılagelmiş bir rock yıldızı yerine her adımda kendini geliştiren bir müzisyen olarak saygı duymamızı sağlıyor. 63 yaşında Plant, artık yarı çıplak sağa sola koşturup bağıramayacığının farkında, ve bu yüzden bravo diyoruz.

Thursday, April 21, 2011

THE KING'S SPEECH

The Kıng's Speech'in DVD ve Blu-Ray'de çıkmasıyla filme olan gizli ambargom sone ermiş oldu ve bende sizler gibi sonunda bu övülmesi bitmez Oscar yemi kostüm dramasını izlemiş bulundum.

10 En İyi Film adayları arasında izlemediğim tek film olup ta hatta utanmadan bir de bu Oscar'ı kaparak uzun zamandır törenden önce izlememiş olduğum ilk en iyi film kazananı oldu. 2005 yılının Crash rezaletinde bile o filmi önceden izleme imkanım olmuştu.

The King Speech'ten uzak durmamın en büyük sebebi her ne kadar iyi eleştiriler alsa da çoğu kostüm dramalarına olan alerjimden kaynaklanıyor. Sırf bu yüzden Kubrick'in bile Barry Lyndon ile en sıkıcı ve en az etkileyici filmini yarattığına inanırım.

Sonuçta bu kadar beklemeden sonra King's Speech'in türüne göre gayet enteresan ve bir şaheser olmasa bile neden bu kadar beğenildiğini anladığım başarılı bir kostüm draması olduğu kararına vardım. Film, her ne kadar iç mekanlara fazla bağlı kalması ile yer yer gayet etkileyici bir BBC dramasını andırsa da David Seidler'ın Oscar'ı hak eden muazzam senaryosu ve Colin Firth ile Geoffrey Rush'ın güçlü performansları ile gayet akılda kalır bir seyir ortaya koyuyor. Benim için yılın en iyi filmlerinden biri değil belki, ama başarısını "konuşturan" bir yapım.