Thursday, February 24, 2011

2010 Oscar Tahminleri

Bu Pazar akşamı 2010 Oscar'ları sahiplerini bulacak. Beyazperde.com, Oscarların anısına "Kazanacakları Tahmin Edin" yarışmasını başlattı, ödülü de kendinize ait bir Oscar heykelciği. Yarışmaya katılmak için aşağıdaki adrese tıklayın:

http://www.beyazperde.com/haber/16589/Beyazperde-Oscar-Anketi-

Bir Beyazperde çalışanı olarak bu yarışmaya katılabileceğimi sanmıyorum, ama bu durum tahminlerimi beyan edemeyeceğim anlamına gelmiyor tabi ki.

2010 Oscar Tahminlerim:

En İyi Film:

Aday olan filmlerden sadece birini izlemedim ve büyük ihtimalle de o film kazanacak: The King's Speech. Yılın en abartılan yapımı Social Network kazanacak diyenler de var ama Akademi'nin kostüm dramalarına olan aşkı bu yıl da kendini gösterecektir. Bana kalsa Inception derdim ama bilim-kurgu şaheserlerine sırt dönmek Akademi'nin töresi (Bakınız: 2001).

En İyi Erkek Oyuncu:

Keşke, keşke Jeff Bridges geçen senenin Oscar'ını iade edip bu seneninkini alsa, bir çeşit değiş-tokuş misali. James Franco'nun da kazanmasını isterdim ama Oscar büyük ihtimalle Colin Firth'e gidecek.


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

Bence Christian Bale'in Dövüşçü'deki muazzam ve cesur crack bağımlısı karakteri kazanacak ve kazanması lazım zaten.

En İyi Kadın Oyuncu:

Natalie Portman.Başka söze gerek yok.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:

Dünyanın en güzel ikinci kadını (Kim mi birinci? Evli olduğumu hatırlatayım) Amy Adams'a gitmesini isterdim ama büyük ihtimalle aynı film Dövüşçü'den Melissa Leo, geçen sene kapamadığı Oscar'ı eve götürecek. 14 yaşında, yaşına göre şaşırtıcı derecede kontrollü performansıyla ağızları açık bırakan Hailee Steinfeld, sürpriz yapıp kazanabilir.

En İyi Uzun Metraj Animasyon:

Pixar'dan başkasına gideceği aklınızın ucundan bile geçmesin.

En İyi Sanat Yönetimi:

Muazzam yaratıcı rüya mekanları ile Inception kazansın isterdim ama büyük ihtimalle Akademi'nin kostüm draması zaafı burada da kendini gösterecek ve The King's Speech kazanacak.

En İyi Görüntü Yönetimi: 

Hollywood'un gelmiş geçmiş en iyi görüntü yönetmenlerinden Roger Deakins'in kazanmasının zamanı geldi artık. Deakins'in Jesse James'in Suikatı ile kazanması lazımdı ama neyse...

En İyi Kostüm Tasarımı:

King's Speech. Sonuçta bir "Kostüm" Draması'ndan bahsediyoruz.

En İyi Yönetmen:

Nolan aday olmadı ya, ne diyeyim. Tom Hooper kazanacak.

En İyi Belgesel:

Ne yazık ki bu filmlerin hiç birini izleme fırsatım olmadı, her ne kadar hepsi "izlenmesi gerek" listemde bulunsa da. Akademi bu kategoride politik filmleri sever, o yüzden Inside Job diyorum.

En İyi Belgesel (Kısa):

Rastgele bir isim vermem gerekirse, Killing in the Name diyelim, o olsun.

En İyi Kurgu:

Dövüşçü ve 127 Saat'in kurgusu gayet etkileyici idi. Fakat bu dalda bence Social Network eve en azından bir heykelcik götürecek.

En İyi Yabancı Film:

Bir kez daha bu filmleri izleme fırsatım olmadı. Inarrittu kazanacak gibi. Dogtooth hakkında çok iyi şeyler duydum ama film Akademi için biraz fazla marjinal gibi.

En İyi Makyaj:

CGI teknolojisinin pratik makyaj piyasasını neredeyse yok etmesi yüzünden bu kategori yıl geçtikçe daha da küçülüyor. Bu konuda Barney's Version'un yaşlandırma makyajlarının çok başarılı olduğunu duydum.

En İyi Müzik:

Inception veya 127 Saat isterdim ama bence The Social Network'ün minimalist ve yaratıcı müziği kazanabilir.

En İyi Şarkı:

Yine Pixar.

En İyi Kısa Animasyon:

Day and Night. Bir daha Pixar.


En İyi Kısa Film:

Sallıyorum ve The Crush diyorum.


En İyi Ses Tasarımı:

İşte bence en azından bu kategoride Inception heykelciği kapacak.


En İyi Ses Miksajı:

Yine Inception. Daha başarılı sese sahip başka bir film düşünemiyorum.


En İyi Görsel Efekt:

Inception'un sırf dönen otel lobisindeki kavga sahnesi için ödülü kapması lazım.

En İyi Uyarlama Senaryo:

Aaron Sorkin kazanacak, çünkü bu karmaşık gerçek hikayeden anlam çıkarmak gibi zor bir işin altından kalktı, her ne kadar Social Network'e diğer eleştirmenler kadar bayılmasam da.

En İyi Özgün Senaryo:

Durmadan birbirinin içine giren karmakarışık rüyalarından gayet güçlü bir hikaye yapısı kurmayı başaran Nolan'a gitmesini gerçekten çok isterdim, ama The King's Speech kazanacak.

İşte benden bu kadar. Peki sizin tahminleriniz ne? Sizce nerede doğru tahminler yaptım, nerede yanlışım var?

Friday, February 18, 2011

Michel Gondry ve Ubik Faciası

Amerikan argosu ile haşır neşir olanlara komik gelecek, Dick Head olarak tanımlanan fanatik Philip K. Dick hayranlarından olmasamda bu kendine özgü saykodelik çılgın dahinin sadık takipçilerinden biri olduğum kesin.

Dick'in 1982 yılında hayata veda ettiği için görme fırsatında bulunamadığı sinema macerası Blade Runner ve Scanner Darkly gibi etkileyici örneklerden Next ve Paycheck gibi ruhsuz bilim kurgu aksiyon saçmalıklarına kadar uzayan gayet ilginç bir şema oluşturdu şimdiye kadar.

Her ne kadar Blade Runner'ın sevenlerinden olsam da bence Dick'in kitaplarında bulunan karanlık komedi ile soslandırılmış paranoya ve otorite karşıtı hissini direkt olarak aktarmayı başarabilen tek film Richard Linklater'ın rotoskop animasyonu A Scanner Darkly'dir.

En sevdiğim Dick kitabı, yazarın Time dergisinin 20. yüzyılın en iyi 100 romanından biri seçilen, zıpır bir espri anlayışına sahip sanal dünya kabusu Ubik ise halen beyazperdeye uyarlanmış değil.

"Ne dilediğine dikkat et, başına gelebilir" derler ya, uzun zamandır Ubik'in beyazperdede neye benzeyeceğini, o çılgın saykodelik dönüşümleri görsel olarak hayal ettikten sonra dilediğim başıma geldi. Gelmeseydi keşke.

Geçen gün yılın en katlanılmaz filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm Yeşil Yaban Arısı'ndan çıktıktan sonra Michel Gondry'nin bir sonraki projesinin Ubik uyarlaması olacağını öğrendim. Philip K. Dick hayranları olarak başımız sağolsun demekten başka bir tepki gelmiyor aklıma.

Bir Fransız yönetmene tipik rahatsız edici oranda renkli ve oynak bir stile sahip olan Gondry, Dick'in gayet kasvetli ve karanlık dünyasını beyazperdeye aktarmak için olabilecek en kötü seçimlerden biri.

Ubik'i saygıdeğer bir biçimde uyarlamak için Christopher Nolan gibi oturaklı bir isim lazım. Aslına bakarsanız Inception hakkında dolaylı yoldan bir Ubik adaptasyonu bile denilebilir. Nolan'ın kendisi yeni Batman ile meşgul şu günler, ama aynı oranda yetenekli olmasa da benzer bir yönetmen bulunabilirdi. Valla bu noktada Zack Snyder'a bile razıyım.

Ama Michel Gondry!? Charlton Heston'un Planet of The Apes'te dediği gibi "Lanet olsun!! Lanet olsun hepinize!!"

Tuesday, February 15, 2011

Never Let Me Go ve Korkak Bilim-Kurgu

Fundementalist bir bilim-kurgu hayranı olarak ne işe kalkıştıklarını bilmeden bu türe atlamaya karar veren yazarlara ve sinemacılara hep biraz gıcık olmuşumdur. Bu öngörünün sebepleri arasında en önde geleni genelde drama romanları veya filmleri ile tanınan isimlerin konu bilim-kurgu olunca türün getirdiği kuralları yok sayıp, klasik bir bilim-kurgu değilde "kendilerine ait bilim-kurgu" oluşturmaya kalkışmaları.

Genelde başka türlerle tanınan isimlerin bilim-kurgu denemeleri her zaman başarısız sonuçlara yer vermiyor tabi ki. Genelde dedektif romanlarıyla tanınan P.D. James'in Children of Men kitabı ve kariyerinde çoğunlukla drama filmleri bulunan Alfonso Cuaron'un muazzam film adaptasyonu azınlıkta kalan örneklerden.

Geçen yıl vizyona girmiş olan Never Let Me Go ise sırf fragmanları ile bende "kendine ait bilim-kurgu" izlenimi yarattığı için izlememiştim. Film, bazı saygıdeğer eleştirmenler tarafından bayağı alkış alınca bir şans vermeye karar verdim ve ne yazık ki beklediğimi buldum.

Her hangi bir bilim-kurgu hikayesinin işe yaraması için ilk olarak yazarın/sinemacının yarattığı dış dünyanın kendi kurallarına sahip sağlam detaylarlarla oluşturulması lazım. Bu tür konu olunca basit kural her zaman "dış dünya ilk, iç dünya sonra" olmuştur. Children of Men'e bakarsak Cuaron, ilk olarak çocukların bulunmadığı evrenini detaylarıyla yarattıktan sonra ana karakteri Theo'nun ruhsal evrimini ekrana aktarıyor.

Fakat daha önce bilim-kurgu ile haşır neşir olmamış klip yönetmeni Mark Romanek'in drama kitapları ile tanınan yazar Kazuo Ishiguro'nun çok satan kitabını ekrana aktardığı Never Let Me Go, her ne kadar konusu edindiği klon karakterlerin iç dünyalarına başarılı bir biçimde odaklansa da, bariz kurallara ait bir evren yaratamadığı için tuzla buz oluyor.

Filmin Carey Mulligan ve Andrew Garfield'in başını çektiği güçlü performanslardan destek alan, genç yaşta ölmek zorunda olduklarını bilen klonların trajedisi gayet etkileyici bir biçimde yaratılıyor ama seyirci olarak aklımızda her zaman oluşan sorular yüzünden bir türlü hikayeye kendimizi veremiyoruz:

Never Let Me Go'nun yarattığı evrende klonlar bir hapiste bulunmuyor veya bu karakterlerin kaçmalarını engelleyecek elle tutulur bir sistem yok. Sadece eve giriş-çıkışlarını takip eden bir barkod sistemi gösteriliyor. Bunun dışında bütün klonlar arabaya binip istedikleri yere gidiyorlar. Peki eğer erken yaşta organlarını verip ölmek istemiyorlarsa neden kaçmayı akıllarına getirmiyorlar?

Filmin hikayesinde klonların neden kaçmadıklarına dair bir bilgi yok. En basitinden "klonların hep bir serum ile enjekte edilmesi lazım, bu serum olmadan yaşayamazlar" gibi bir motivasyon bile işe yarayabilirdi. Ama özgürce etrafta dolaşıp bir an bile kaçmak istememeleri?

Belki filmin uyarlandığı romanda bu sorulara elle tutulur bir cevap vardır, bilmiyorum. Fakat şimdilik Never Let Me Go, korkak bilim-kurgu listeme giriyor.

Monday, February 14, 2011

Unutulmuş Sevgililer Günü Filmleri

İlk olarak günü birlikte geçirecek bir aşkı olanların Sevgililer Günü kutlu olsun! Diğer yandan bu "zaten baştan şirketler para yapsın, kapitalizm kazansın diye uydurulmuş" günü yanlız geçireceklerin de "Sevgililer Günü Lanet Olsun!" günü kutlu olsun!

Sevgililer Günü anısına Beyazperde.com "En iyi ve en kötü 5 aşk filmi" dosyası hazırladı. Henüz okumamış olanlar bu paragrafa tıklayarak okuyabilir.

Hem bu yazıyı okuduktan, hem de internette benzeri başka listeleri okuduktan sonra bir kaç önemli aşk filmini unuttuğumun farkına vardım. Arayı kapatmak için de hatırlasaydım en iyi 5 listeme girebilecek filmlerden en azından burada bahsetmek istedim:

Marty: Efsanevi tiyatro ve senaryo yazarı Paddy Chayefski'nin (Şebeke) 1955 yılında en iyi film Oscar'ı kazanan klasiği, dönemin aşk filmi şablonunun aksine karizmatik, zengin ve güzel karakterlerin değil de yanlız, işçi sınıfı, görsel bakımdan çekici olmayan iki kişiliğin kendilerini kaale almayan sert bir dünyada bir araya gelmelerini anlatıyor. Kariyerinin performansı ile en iyi erkek oyuncu Oscar'ını kazanan Ernest Borgnine'ın başını çektiği muazzam kadrosuyla Marty, yürek ısıtan bir film.

Cherbourg Şemsiyeleri:  Bütün repliklerin şarkı olarak söylendiği 1964 yapımı bir Frasız trajedisi mi? Biliyorum, ilk bakışta kulaklara hemen izlenecek bir aşk filmi gibi gelmiyor. Fakat Cherbourg Şemsiyeleri, bu filmdeki ilk başrolü ile dünya sinemasına kallavi bir adım atan güzeller güzeli Catherine Deneuve'ün başını çektiği yetenekli kadrosu ve renk dolu sinematografisi ile sinema tarhinin en etkileyici melodramlarından biri. Filmin yasak aşklar ve vahim tesadüflerle dolu hikayesi klasik yeşilçam severlerin hoşuna gidecektir.

There Will Be Blood: Bir adamın para ile olan aşkı ancak bu kadar tutku ile betimlenebilirdi.