Friday, June 10, 2011
Friday, April 29, 2011
DOG DAY AFTERNOON
Şu günler yeniden azan Sidney Lumet sevdamla geçen gün ustanın tartışılmaz şaheseri ve Amerikan sinemasının bence altın çağı acımasız 70lerin en önemli filmlerinden biri Dog Day Afternoon'u bir kez daha ziyaret ettim. Banka Soygunu Sineması alt türünü neredeyse kendi başına yaratan ve vizyona girdiği günden beri bin bir taklidinin gerilim, drama ve komedi arasındaki muazzam dengeyi aynı başarıyla tutturamadığı Dog Day Afternoon'u bilmemkaçıncı izleyişimde bu sefer Lumet'in karanlık olduğunu kadar doğal bir yaklaşımla sunduğu insan komedisinin filmin bütününü ne kadar etkilediğinin farkına vardım.
Dog Day Afternoon, çekildiği 1975 yılında nadir olan, fakat şu günler her kendini beğenmiş yönetmenin en kısa yoldan artistik inandırıcılık kazanmak için umarsızca yalama ettiği belgesel stili gerçekçiliği ile hatırlanan bir gerilim. Lumet, beceriksiz iki banka soyguncusu Sonny (Al Pacino) ve Sal'in (John Cazale) gerçek bir soygundan uyarlanmış hikayesine olabildiğince gerçeklik aşılamak için zamanında duyulmamış yöntemler kullanıyor. Açılış jeneriği hariç hiç dış müzik kullanmaması (Şebeke'de de başarıyla kullandığı bir yöntem), tansiyonun yükseldiği sahnelerde el kamerası kullanması ve hatta Sonny'nin eşi Leon ile yaptığı yürek burkan telefon konuşmasının iki tarafını birden aynı anda canlı telefon bağlantısı ile çekmesi...
Lumet her ne kadar belgesel tarzı bir yaklaşım edinse de bu stilin cılkını çıkarmıyor günümüz yönetmenleri gibi. El kamerası ve hızlı montaj gibi teknikler hikayenin tansiyonunun akışına göre hızlanıp yavaşlıyor. Karakterlerin içinde bulundukları zorluklara kıyasla sakince konuştukları sahnelerde Lumet, kamerasını gereksizce sağa sola oynatmıyor. Fakat yeri geldimi de en kinetik aksiyon yönetmenine taş çıkarıyor, Sonny'nin pencereden ateş etmesinden sonraki hızlı montajda mesela.
Fakat daha önce bahsettiğim gibi bu izleyişte filme bayağı ağırlığını koyan komedisinin zorlama absürd durumlardan değil de, ne kadar doğal insan davranışlarından oluştuğuna dikkat ettim. Filmin neredeyse kırk yıl sonra halen türünün klasiklerinden biri olarak anılmasının en büyük sebepleri arasında bence Lumet'in yarattığı bu doğal atmosfer önde. Her ne kadar gülsek te senaryoda oluşan bütün komik an, insan denen garip varlık konu olduğunda gerçekten yaşanabilecek olayları aktarıyor bence. Bu anların gerçek soygun sırasında oluştuğunu sanmıyorum, ama önemli olan oluşabileceğine inanıyor olmamız seyirci olarak.
Soygun sırasında bankada çalışan kızlardan birinin kocasının arayıp "Daha ne kadar sürecek soygun?" diye sorması, Sal'in elinde taramalı tüfekle uçmaktan korktuğunu itiraf etmesi, kameralar önünde Sonny'ye pizza getiren çocuğun "Ben bir yıldızım!" diye takla atması...
Filmin oyunculuğu, özellikle Al Pacino performansı hakkında çok yazıldı ve Pacino, kendisine gelen bütün övgüyü hakediyor. Doğal oyunculuğa erişmek isteyen aktörlerin üst üste izleyip ders almaları gereken bir performans bu. Sıra aramızdan çok erken ayrılan John Cazale'ye gelince en azından geride Baba 1 ve 2, Dog Day Afternoon ve Deer Hunter gibi şaheserler bırakmasıyla avutuyoruz kendimizi. Dürüst olalım, 50 yıl uğraşsa bu kadar etkileyici bir özgeçmişe sahip olamayan binlerce aktör var dünyada.
Dog Day Afternoon, çekildiği 1975 yılında nadir olan, fakat şu günler her kendini beğenmiş yönetmenin en kısa yoldan artistik inandırıcılık kazanmak için umarsızca yalama ettiği belgesel stili gerçekçiliği ile hatırlanan bir gerilim. Lumet, beceriksiz iki banka soyguncusu Sonny (Al Pacino) ve Sal'in (John Cazale) gerçek bir soygundan uyarlanmış hikayesine olabildiğince gerçeklik aşılamak için zamanında duyulmamış yöntemler kullanıyor. Açılış jeneriği hariç hiç dış müzik kullanmaması (Şebeke'de de başarıyla kullandığı bir yöntem), tansiyonun yükseldiği sahnelerde el kamerası kullanması ve hatta Sonny'nin eşi Leon ile yaptığı yürek burkan telefon konuşmasının iki tarafını birden aynı anda canlı telefon bağlantısı ile çekmesi...
Lumet her ne kadar belgesel tarzı bir yaklaşım edinse de bu stilin cılkını çıkarmıyor günümüz yönetmenleri gibi. El kamerası ve hızlı montaj gibi teknikler hikayenin tansiyonunun akışına göre hızlanıp yavaşlıyor. Karakterlerin içinde bulundukları zorluklara kıyasla sakince konuştukları sahnelerde Lumet, kamerasını gereksizce sağa sola oynatmıyor. Fakat yeri geldimi de en kinetik aksiyon yönetmenine taş çıkarıyor, Sonny'nin pencereden ateş etmesinden sonraki hızlı montajda mesela.
Fakat daha önce bahsettiğim gibi bu izleyişte filme bayağı ağırlığını koyan komedisinin zorlama absürd durumlardan değil de, ne kadar doğal insan davranışlarından oluştuğuna dikkat ettim. Filmin neredeyse kırk yıl sonra halen türünün klasiklerinden biri olarak anılmasının en büyük sebepleri arasında bence Lumet'in yarattığı bu doğal atmosfer önde. Her ne kadar gülsek te senaryoda oluşan bütün komik an, insan denen garip varlık konu olduğunda gerçekten yaşanabilecek olayları aktarıyor bence. Bu anların gerçek soygun sırasında oluştuğunu sanmıyorum, ama önemli olan oluşabileceğine inanıyor olmamız seyirci olarak.
Soygun sırasında bankada çalışan kızlardan birinin kocasının arayıp "Daha ne kadar sürecek soygun?" diye sorması, Sal'in elinde taramalı tüfekle uçmaktan korktuğunu itiraf etmesi, kameralar önünde Sonny'ye pizza getiren çocuğun "Ben bir yıldızım!" diye takla atması...
Filmin oyunculuğu, özellikle Al Pacino performansı hakkında çok yazıldı ve Pacino, kendisine gelen bütün övgüyü hakediyor. Doğal oyunculuğa erişmek isteyen aktörlerin üst üste izleyip ders almaları gereken bir performans bu. Sıra aramızdan çok erken ayrılan John Cazale'ye gelince en azından geride Baba 1 ve 2, Dog Day Afternoon ve Deer Hunter gibi şaheserler bırakmasıyla avutuyoruz kendimizi. Dürüst olalım, 50 yıl uğraşsa bu kadar etkileyici bir özgeçmişe sahip olamayan binlerce aktör var dünyada.
Monday, April 25, 2011
ROBERT PLANT AND THE BAND OF JOY
Geçen Cuma akşamı Berkeley Greek Theatre'da bir Rock efsanesinin ilerleyen yaşına cuk gibi oturan, yeni ve taze Bluegrass/Folk versiyonuna şahit olma onuruna eriştim. Kanımca gelmiş geçmiş en iyi Rock grubunu bırakın, en iyi herhangi grup Led Zeppelin'in karizmatik, hıpnotik sesiyle ruhumuza giren ve bir daha çıkmayan solisti Robert Plant'ın yeni grubu Band of Joy, Berkeley seyircine her daim yaratıcı, coşku dolu bir performans sundu.
Haliyle Plant'ın Amerikan bluegrass ve folk müziğinden esinlenen bu yeni yüzü, Led Zeppelin'in dağ deviren muazzam sert riff'lerini bekleyen, klasik Zeppelin izlemeye gelmiş seyirciyi biraz hayal kırıklığına uğratmadı değil. Konser sırasında etrafımda "Rock istiyoruz, Zeppelin istiyoruz!" diye bağıranlar hatırı sayılır sayıdaydı. Plant'ın oynak ve melankolik solo bluegrass albümünden parçaların yanında sunduğu Zeppelin uyarlamaları bile diğer şarkılarla aynı keyifte ve yumuşaklıkta bir yaklaşıma sahipti.
Mesela bilindik sert riff'leri yerine neredeyse funk'ımsı bir ritm ile çalınan Black Dog'u şarkının sözleri devreye girene kadar tanımak imkansızdı. En sevdiğim Zeppelin şarkılarından biri olan Tangerine ise eski usül bir country ballad'ına dönüştü. Bir tek Ramble On, bildiğimiz Zeppelin'i biraz olsun hatırlattı.
Bence bu yaklaşım, ilerleyen yaşlarına rağmen kendini halen 20 yaşında zannedip 1970'ten beri aynı numalarla sahneye çıkan diğer rock ikonları'nın aksine Robert Plant'e alışılagelmiş bir rock yıldızı yerine her adımda kendini geliştiren bir müzisyen olarak saygı duymamızı sağlıyor. 63 yaşında Plant, artık yarı çıplak sağa sola koşturup bağıramayacığının farkında, ve bu yüzden bravo diyoruz.
Haliyle Plant'ın Amerikan bluegrass ve folk müziğinden esinlenen bu yeni yüzü, Led Zeppelin'in dağ deviren muazzam sert riff'lerini bekleyen, klasik Zeppelin izlemeye gelmiş seyirciyi biraz hayal kırıklığına uğratmadı değil. Konser sırasında etrafımda "Rock istiyoruz, Zeppelin istiyoruz!" diye bağıranlar hatırı sayılır sayıdaydı. Plant'ın oynak ve melankolik solo bluegrass albümünden parçaların yanında sunduğu Zeppelin uyarlamaları bile diğer şarkılarla aynı keyifte ve yumuşaklıkta bir yaklaşıma sahipti.
Mesela bilindik sert riff'leri yerine neredeyse funk'ımsı bir ritm ile çalınan Black Dog'u şarkının sözleri devreye girene kadar tanımak imkansızdı. En sevdiğim Zeppelin şarkılarından biri olan Tangerine ise eski usül bir country ballad'ına dönüştü. Bir tek Ramble On, bildiğimiz Zeppelin'i biraz olsun hatırlattı.
Bence bu yaklaşım, ilerleyen yaşlarına rağmen kendini halen 20 yaşında zannedip 1970'ten beri aynı numalarla sahneye çıkan diğer rock ikonları'nın aksine Robert Plant'e alışılagelmiş bir rock yıldızı yerine her adımda kendini geliştiren bir müzisyen olarak saygı duymamızı sağlıyor. 63 yaşında Plant, artık yarı çıplak sağa sola koşturup bağıramayacığının farkında, ve bu yüzden bravo diyoruz.
Thursday, April 21, 2011
THE KING'S SPEECH
The Kıng's Speech'in DVD ve Blu-Ray'de çıkmasıyla filme olan gizli ambargom sone ermiş oldu ve bende sizler gibi sonunda bu övülmesi bitmez Oscar yemi kostüm dramasını izlemiş bulundum.
10 En İyi Film adayları arasında izlemediğim tek film olup ta hatta utanmadan bir de bu Oscar'ı kaparak uzun zamandır törenden önce izlememiş olduğum ilk en iyi film kazananı oldu. 2005 yılının Crash rezaletinde bile o filmi önceden izleme imkanım olmuştu.
The King Speech'ten uzak durmamın en büyük sebebi her ne kadar iyi eleştiriler alsa da çoğu kostüm dramalarına olan alerjimden kaynaklanıyor. Sırf bu yüzden Kubrick'in bile Barry Lyndon ile en sıkıcı ve en az etkileyici filmini yarattığına inanırım.
Sonuçta bu kadar beklemeden sonra King's Speech'in türüne göre gayet enteresan ve bir şaheser olmasa bile neden bu kadar beğenildiğini anladığım başarılı bir kostüm draması olduğu kararına vardım. Film, her ne kadar iç mekanlara fazla bağlı kalması ile yer yer gayet etkileyici bir BBC dramasını andırsa da David Seidler'ın Oscar'ı hak eden muazzam senaryosu ve Colin Firth ile Geoffrey Rush'ın güçlü performansları ile gayet akılda kalır bir seyir ortaya koyuyor. Benim için yılın en iyi filmlerinden biri değil belki, ama başarısını "konuşturan" bir yapım.
10 En İyi Film adayları arasında izlemediğim tek film olup ta hatta utanmadan bir de bu Oscar'ı kaparak uzun zamandır törenden önce izlememiş olduğum ilk en iyi film kazananı oldu. 2005 yılının Crash rezaletinde bile o filmi önceden izleme imkanım olmuştu.
The King Speech'ten uzak durmamın en büyük sebebi her ne kadar iyi eleştiriler alsa da çoğu kostüm dramalarına olan alerjimden kaynaklanıyor. Sırf bu yüzden Kubrick'in bile Barry Lyndon ile en sıkıcı ve en az etkileyici filmini yarattığına inanırım.
Sonuçta bu kadar beklemeden sonra King's Speech'in türüne göre gayet enteresan ve bir şaheser olmasa bile neden bu kadar beğenildiğini anladığım başarılı bir kostüm draması olduğu kararına vardım. Film, her ne kadar iç mekanlara fazla bağlı kalması ile yer yer gayet etkileyici bir BBC dramasını andırsa da David Seidler'ın Oscar'ı hak eden muazzam senaryosu ve Colin Firth ile Geoffrey Rush'ın güçlü performansları ile gayet akılda kalır bir seyir ortaya koyuyor. Benim için yılın en iyi filmlerinden biri değil belki, ama başarısını "konuşturan" bir yapım.
Tuesday, March 29, 2011
Geçen Haftanın Blu-Ray Maceraları: Potemkin Zırhlısı, Psycho ve The Thin Red Line
Geçen hafta eşimin ailesini ziyarete gitmesini ve bazı arkadaşlarımın şehir dışına kaçmalarını fırsat bilerek kendime küçük bir film festivali düzenlemeye karar verdim. Bu sayede uzun zamandır izlemeye fırsat bulamadığım, Blu-Ray raflarımda toz biriktiren bir kaç klasik şaheseri evimdeki projeksiyon sisteminde izleme şansım oldu.
İlk olarak 2010 restorasyonundan direk olarak Blu-Ray'a aktarılmış, Eisenstein'ın modern sinemanın babası kabul edilen şaheseri Potemkin Zırhlısı'na elim gitti. Günümüze kadar kullanılan ve sinema hayatına devam ettikçe kullanılacak olan montaj tekniklerini yaratmış, modern zamanda artık normal olarak kabul ettiğimiz, fakat seksen altı yıl önce görülmemiş bir anlatım ve yapıya sahip olan bu muazzam film hakkında söylenmemiş ne söylenebilir ki? Tek diyebileceğim, eğer bir sinema sever olarak halen izlemediyseniz hemen bulup izleyin. Sonuçta Potemkin, Sinema dersi 101'dir.
Potemkin'i daha önce onlarca kez çamur gibi TRT gösterimlerinde, silik VHS kopyalarında ve yalapşap bir araya getirilmiş DVDlerde izledim ama hiç bu kadar detaylı ve parlak izleme şansım olmamıştı. Filmi önceki transferlerinde çok karanlık ve boğuk gözüktüğü için kapattıysanız bu Blu-Ray'i bulup bir şans daha verin bence. Ayrıca filmin orjinal müziği de Eisenstein'ın notlarına göre 5.1 sesle restore edilmiş. Bu seferki izleyişimde en çok göze çarpan özellik Odessa merdivenleri sekansının eskiliğine rağmen halen ne kadar dinamik olduğunu fark etmem. Bu harika sekans ile Eisenstein belki de sinema tarihinin ilk aksiyon set-piece'ine imza attı.
Eisenstein'dan Hitchcock'a direkt bir geçiş ile yıllar sonra ilk defa ustanın en iyi üç filminden biri olduğunu düşündüğüm Psycho'yu (North by Northwest'in hala kalbimde ayrı bir yeri var ve Vertigo Blu-Ray'de çıktığı an kapacağım) tekrar izledim. Aranızda Psycho denince aklına ilk olarak 1998 yapımı gereksiz yeniden çekimler şampiyonu versiyonu getiren varsa lütfen okumayı burada durdursun.
Elli yıldır popüler kültürün vazgeçilmez bir parçası olmuş filme taze gözlerle bakmak zor tabi. Sonuçta filmi izlememiş olanlar bile ünlü duş sekansını, filmin şok edici finalini biliyordur. Fakat bir an için kendimizi 1960 seyircisinin yerine koyalım. O ana kadar benzeri görülmemişi bırakın, Testere'nin kan ve gore şölenlerinin alışılagelmiş olduğu günümüze göre bile halen temel ürpertisini olduğu gibi koruyan yapımın seyirci üzerinde ne tür bir etki yarattığını düşünün.
Film vizyona girmeden önce Hitch, tek bir karesini bile seyirciye göstermemiş, yani seyirci ne göreceğini bilmeden sırf Hitchcock ismine güvenerek gitmiş. Bu gerçeği bilen Hitch, filmin ilk yarısında seyirci ile mükemmel bir biçimde oynuyor ve zamanın büyük yıldızı Janet Leigh'nin 40.000 doları çalıp kaçmasının hikayesini gösteriyor. Bu bakımdan aslında gayet sıradan bir suç filmi olarak başlıyor film.
Fakat Marion'un Bates Motel'e varmasıyla Hitch, şok edici bir 180 yapıyor ve seyircinin ağzı açık kalıyor. Fazla detaya girmeden şu tür bir yakıştırmada bulunayım: Sandra Bullock'lu alışılagelmiş bir suç dramasının ortasında Bullock'un canlandırdığı karakterin Hostel tarzı bir kan, kopan uzuvlar ve bağırsaklarla dolu bir ölüme kurban gittiğini düşünün. Seyircinin 1960 yılında yaşadığı şoka az biraz yaklaştık demektir.
Son olarak Terence Malick'in "görsel şiir"i Thin Red Line'ın Criterion destekli Blu-Ray'ine sıra geldi ve bu konuda tek söyleyebileceğim bu filmin ve Blu-Ray transferinin gerçek anlamda bir görsel şölen sunduğu.
Malick'in yavaşlığı ve teatral anlatımı yüzünden haksızca eleştirilen filmi bence benzeri görülmemiş bir şaheser. Filmi izlerken Saving Private Ryan tarzı bir 2. Dünya Savaşı aksiyonu değil de insanın doğaya ve kendine olan savaşı sonucu aklını ve ruhunu kaybetmesi üzerine muazzam incelik ve hassasiyet ile elden geçirilmiş bir şiir olduğunu akla getirin.
İlk olarak 2010 restorasyonundan direk olarak Blu-Ray'a aktarılmış, Eisenstein'ın modern sinemanın babası kabul edilen şaheseri Potemkin Zırhlısı'na elim gitti. Günümüze kadar kullanılan ve sinema hayatına devam ettikçe kullanılacak olan montaj tekniklerini yaratmış, modern zamanda artık normal olarak kabul ettiğimiz, fakat seksen altı yıl önce görülmemiş bir anlatım ve yapıya sahip olan bu muazzam film hakkında söylenmemiş ne söylenebilir ki? Tek diyebileceğim, eğer bir sinema sever olarak halen izlemediyseniz hemen bulup izleyin. Sonuçta Potemkin, Sinema dersi 101'dir.
Potemkin'i daha önce onlarca kez çamur gibi TRT gösterimlerinde, silik VHS kopyalarında ve yalapşap bir araya getirilmiş DVDlerde izledim ama hiç bu kadar detaylı ve parlak izleme şansım olmamıştı. Filmi önceki transferlerinde çok karanlık ve boğuk gözüktüğü için kapattıysanız bu Blu-Ray'i bulup bir şans daha verin bence. Ayrıca filmin orjinal müziği de Eisenstein'ın notlarına göre 5.1 sesle restore edilmiş. Bu seferki izleyişimde en çok göze çarpan özellik Odessa merdivenleri sekansının eskiliğine rağmen halen ne kadar dinamik olduğunu fark etmem. Bu harika sekans ile Eisenstein belki de sinema tarihinin ilk aksiyon set-piece'ine imza attı.
Eisenstein'dan Hitchcock'a direkt bir geçiş ile yıllar sonra ilk defa ustanın en iyi üç filminden biri olduğunu düşündüğüm Psycho'yu (North by Northwest'in hala kalbimde ayrı bir yeri var ve Vertigo Blu-Ray'de çıktığı an kapacağım) tekrar izledim. Aranızda Psycho denince aklına ilk olarak 1998 yapımı gereksiz yeniden çekimler şampiyonu versiyonu getiren varsa lütfen okumayı burada durdursun.
Elli yıldır popüler kültürün vazgeçilmez bir parçası olmuş filme taze gözlerle bakmak zor tabi. Sonuçta filmi izlememiş olanlar bile ünlü duş sekansını, filmin şok edici finalini biliyordur. Fakat bir an için kendimizi 1960 seyircisinin yerine koyalım. O ana kadar benzeri görülmemişi bırakın, Testere'nin kan ve gore şölenlerinin alışılagelmiş olduğu günümüze göre bile halen temel ürpertisini olduğu gibi koruyan yapımın seyirci üzerinde ne tür bir etki yarattığını düşünün.
Film vizyona girmeden önce Hitch, tek bir karesini bile seyirciye göstermemiş, yani seyirci ne göreceğini bilmeden sırf Hitchcock ismine güvenerek gitmiş. Bu gerçeği bilen Hitch, filmin ilk yarısında seyirci ile mükemmel bir biçimde oynuyor ve zamanın büyük yıldızı Janet Leigh'nin 40.000 doları çalıp kaçmasının hikayesini gösteriyor. Bu bakımdan aslında gayet sıradan bir suç filmi olarak başlıyor film.
Fakat Marion'un Bates Motel'e varmasıyla Hitch, şok edici bir 180 yapıyor ve seyircinin ağzı açık kalıyor. Fazla detaya girmeden şu tür bir yakıştırmada bulunayım: Sandra Bullock'lu alışılagelmiş bir suç dramasının ortasında Bullock'un canlandırdığı karakterin Hostel tarzı bir kan, kopan uzuvlar ve bağırsaklarla dolu bir ölüme kurban gittiğini düşünün. Seyircinin 1960 yılında yaşadığı şoka az biraz yaklaştık demektir.
Son olarak Terence Malick'in "görsel şiir"i Thin Red Line'ın Criterion destekli Blu-Ray'ine sıra geldi ve bu konuda tek söyleyebileceğim bu filmin ve Blu-Ray transferinin gerçek anlamda bir görsel şölen sunduğu.
Malick'in yavaşlığı ve teatral anlatımı yüzünden haksızca eleştirilen filmi bence benzeri görülmemiş bir şaheser. Filmi izlerken Saving Private Ryan tarzı bir 2. Dünya Savaşı aksiyonu değil de insanın doğaya ve kendine olan savaşı sonucu aklını ve ruhunu kaybetmesi üzerine muazzam incelik ve hassasiyet ile elden geçirilmiş bir şiir olduğunu akla getirin.
Wednesday, March 16, 2011
BLOGSPOT SANSÜR
Merhaba arkadaşlar. Geçenlerde Blogspot'un sebepsizce Türkiye'de sansürlendiğini öğrendim. Bu konuda ne yazık ki söylenecek çok şey var ama bu tarz bir sinema blogunda bu tür politik meselelere girmek istemiyorum açıkçası.
Sansür sırasında bu bloga yazmaya devam edeceğim. Fakat aranızda blogu görmekte problem yaşayanlar varsa (Şimdilik) sansürlenmemiş olan Wordpress bloguma üye olabilir:
http://oktayegekozak.wordpress.com/
Wordpress ve Blogger bloglarımı kelimesi kelimesine aynı tutmaya çalışacağım yani sadece bir bloga üye olursanız pek bir şey kaçırmamış olacaksınız. Fakat bu iki bloga birden üye olamayacağınız anlamına gelmiyor tabi.
Yeni yazılarda görüşmek üzere...
Sansür sırasında bu bloga yazmaya devam edeceğim. Fakat aranızda blogu görmekte problem yaşayanlar varsa (Şimdilik) sansürlenmemiş olan Wordpress bloguma üye olabilir:
http://oktayegekozak.wordpress.com/
Wordpress ve Blogger bloglarımı kelimesi kelimesine aynı tutmaya çalışacağım yani sadece bir bloga üye olursanız pek bir şey kaçırmamış olacaksınız. Fakat bu iki bloga birden üye olamayacağınız anlamına gelmiyor tabi.
Yeni yazılarda görüşmek üzere...
Monday, March 14, 2011
Metropolis Blu-Ray Notları
Fritz Lang'ın Yıldız Savaşları'ndan Blade Runner'a sayısız bilim-kurgu filmine direk ilham olmuş bilim-kurgu şaheseri Metropolis'in iki buçuk saatlik tam versiyonu 1927 premiyerinden beri kayıptı. O günden beri süresi 80 dakikaya kadar kısaltılan versiyonundan, Lang'ın notlarına göre eksik sahnelerin yazılı anlatımlarla desteklendiği yalapşap 120 dakikalık versiyonuna kadar bir sürü değişik Metropolis ortalıkta dolaştı. Hatta 80lerin synthesizer kralı Giorgio Moroder, 1984 yılında zamanın pop şarkıları ile dolu altyazılı bir versiyonunu bile vizyona sokmuştu.
2008 yılında bir mucize gerçekleşti ve Metropolis'in 1927 premiyer versiyonuna neredeyse %100 benzeyen bir kopyası şans eseri Arjantin'de bulundu! O kopyada bulunan eksik sahneler hemen filmin bilinen en tam versiyonu ile bir araya getirildi ve Tamamlanmış Metropolis olarak piyasaya sürüldü.
Filmi projeksiyon sistemimde izlerken haliyle ilk göze takılan özellik Arjantin kopyasından direkt alınan eksik sahnelerin muazzam bir incelik ile elden geçirilmiş harikülade restorasyonun yanında inanılmaz çizik dolu, sönük ve boğuk gözükmesi. Sonuçta 80 yıldan fazladır bakımsızlıktan yakınan bir kopyadan bahsediyoruz, restorasyonu bırakın, bu görüntülerin yokolmamış olması bile mucize. Bu yüzden bu konuda yapılacak bir şey yok haliyle.
Fakat filmin elde bulunan, bilinen sahnelerinin restorasyonu tek kelime ile mükemmel. Bazı çekimlerde, mesela işçilerin sırayla makinalara süründüğü sahnede film sanki 84 yıl önce değil de, dün çekilmiş gibi bir detaya sahip. Daha önce izlediğim kopyaların hiç biri, bu detayın ve güzelliğin yakınına bile yaklaşamıyor. Eğer bir Metropolis hayranı iseniz, bu kopyayı edinmeyi görev bilin.
Tamamlanmış versiyonu ile Metropolis, sonunda Lang'ın istediği 3 perde yapısına mükemmel bir biçimde oturuyor ve sonsuz etkileyici epik bir bilim-kurgu hikayesi sunuyor, her adımda bilim-kurgu sinemasının kurallarını yaratarak. Eğer DW Griffith, Birth of a Nation ile sinemanın babası olmuşsa, Metropolis ile Lang'a bilim-kurgu hakkında aynı benzetmede bulunmak doğru değil midir?
Robot dizaynından muazzam futuristik şehir görüntülerine kadar halen hayret uyandıran bu şaheseri izlememiş olanları müthiş bir seyir bekliyor. Yanlız aklınızda bulunsun, Complete Metropolis'ten başka bir DVD veya Blu-Ray'e eliniz gitmesin.
2008 yılında bir mucize gerçekleşti ve Metropolis'in 1927 premiyer versiyonuna neredeyse %100 benzeyen bir kopyası şans eseri Arjantin'de bulundu! O kopyada bulunan eksik sahneler hemen filmin bilinen en tam versiyonu ile bir araya getirildi ve Tamamlanmış Metropolis olarak piyasaya sürüldü.
Filmi projeksiyon sistemimde izlerken haliyle ilk göze takılan özellik Arjantin kopyasından direkt alınan eksik sahnelerin muazzam bir incelik ile elden geçirilmiş harikülade restorasyonun yanında inanılmaz çizik dolu, sönük ve boğuk gözükmesi. Sonuçta 80 yıldan fazladır bakımsızlıktan yakınan bir kopyadan bahsediyoruz, restorasyonu bırakın, bu görüntülerin yokolmamış olması bile mucize. Bu yüzden bu konuda yapılacak bir şey yok haliyle.
Fakat filmin elde bulunan, bilinen sahnelerinin restorasyonu tek kelime ile mükemmel. Bazı çekimlerde, mesela işçilerin sırayla makinalara süründüğü sahnede film sanki 84 yıl önce değil de, dün çekilmiş gibi bir detaya sahip. Daha önce izlediğim kopyaların hiç biri, bu detayın ve güzelliğin yakınına bile yaklaşamıyor. Eğer bir Metropolis hayranı iseniz, bu kopyayı edinmeyi görev bilin.
Tamamlanmış versiyonu ile Metropolis, sonunda Lang'ın istediği 3 perde yapısına mükemmel bir biçimde oturuyor ve sonsuz etkileyici epik bir bilim-kurgu hikayesi sunuyor, her adımda bilim-kurgu sinemasının kurallarını yaratarak. Eğer DW Griffith, Birth of a Nation ile sinemanın babası olmuşsa, Metropolis ile Lang'a bilim-kurgu hakkında aynı benzetmede bulunmak doğru değil midir?
Robot dizaynından muazzam futuristik şehir görüntülerine kadar halen hayret uyandıran bu şaheseri izlememiş olanları müthiş bir seyir bekliyor. Yanlız aklınızda bulunsun, Complete Metropolis'ten başka bir DVD veya Blu-Ray'e eliniz gitmesin.
Subscribe to:
Comments (Atom)





